YENİ BİR MEDENİYETİN İMKANI

medeniyet.jpg

İlk insan Adem – Havva kendi nesillerinin böylesi uzun ve karmaşık bir serüveni yaşayacağını tahmin etmemiştir. Çocukları bu dünyada çoğaldıkça çoğaldı, topluluklar, milletler oluşturdular. Dünya üzerinde gitmedik coğrafya, ulaşılmadık ortam bırakmadılar. Topluluklar, devletler ve medeniyetler kurdular. Zaman ve mekân içerisinde tükenmek bilmez bir yolculuğa çıktılar. Doğudan- batıya, kuzeyden- güneye her daim bir arayış içinde oldular. Zaman içerisinde farklı dilleri oluştu. Kendilerini değişik isim- din ve ideolojilerle tanımladılar.

Modern zamanların kimlik tanımlamalarından olan ulus merkezli yaklaşım insanı ve milletleri tarif etmede sıkıntılar doğurmuştur. Bu yazıda söz konusu edeceğimiz Türkler de olduğu gibi belli bir coğrafik merkezde ortaya çıkan ancak dağılan, çoğalan, zenginleşen kavmi yapılar vardır. Dünyanın tarihsel dönüşümünde medeniyet ve din gibi ortak paydalarda farklı coğrafya ve kültürlerle özdeşleşen bunun yanında kendine has bazı özellikleri koruyan yapılar vardır. Türkler tarihsel serüveninde bu çeşitlilik ve zenginliğe sahiptir.

Dünya topluluklarından olan Türkler tarih içerisinde kendilerine ait bir mücadeleleri oldu. Ortaasya merkezli var oluşları ile birlikte dünyanın değişik bölgelerine yolculuklarda bulundular. Kendi coğrafyalarında göçebe kültür merkezinde gerçek anlamda bir medeniyet oluşturduklarını söyleyemeyiz. Ancak kabile- göçebe yapıları sürekli hareketli bir yapıda olmalarını sağladı. Özellikle devlet kurucu iradeleri ön planda oldu. Özgürlüklerine düşkün olarak hangi yapı içerisine giderlerse gitsinler kendi özerk varlık alanlarını oluşturdular.

Sözlü bir geleneğe sahip oldukları için tarihsel ve kültürel birikimleri hakkında uzun zaman metin veya belge bulunmamıştır. Bu sözlü gelenek aynı zamanda katı, sınırlı bir düşünsel yapının oluşmasını da engelledi. Konuşan, tartışan ve farklı düşüncelerle karşılaştığında algı çeperlerini açan bir düşünsel perspektifleri oldu.

Orta Asya varlık alanı itibariyle medeniyetlerin var oluşuna imkan veren ortama sahip değildi. Bu bölge dışardan gelecek medeniyet birikimlerine uzaktı. En yakın olan Çin- Hint medeniyeti genel anlamda bazı etkiler dışında kapsayıcı ve yayılmacı karakteri olmadığı için sınırlı bir etkileşim oluştu. Özellikle Mezopotamya, Nil havzası, Akdeniz ve Yunan yarımadası gibi coğrafyalarda oluşan medeniyet birikimleri bölgeye tam anlamıyla ulaşamıyordu. Bu durum Türklerin göçebe- özgür- bağımsız ama düşünsel yapıları köklü ve hareketli olmayan yapı oluşturdu.

Kendi özerk alanlarında kitabi bir gelenekle yüzleşmeyen Türkler, bölge dışına çıktıklarında tanıştıkları düşünsel birikimlerle çabuk ilişki kurmuşlardır. Orta Asya dışında göç ettikleri Avrupa ve Ortadoğu’da yerel ortamlardaki medeniyet birikimlerinden çabuk etkilenmişlerdir. Kendi ait oldukları kültür- gelenekleri ise bu süreçler içerisinde erimiştir. Özellikle dini anlamda karşılaştıkları dini algılara çabuk uyum göstermişlerdir. Kitabi olan veya olmayan dinlerle ünsiyet kurmuşlardır. Bu ünsiyet milliyet anlamında çözülüşlerini ve unutuluşlarını beraberinde getirmiştir.

Orta Asya bozkırında İslam ile tanışıp, bu dini yaşam ve algı sahasına girmeleri onlara farklı bir kimlik kazandırmıştır. İlk defa milliyetlerini koruyup bir medeniyet birikimine dâhil oluyorlardı. Öncekiler gibi yine kendi kültür- geleneklerini İslam içerisinde farklı formlarla yer edinip, ayrıca ırk anlamında özerk var oluşlarını da korudular. Önce askeri hareket kabiliyetlerinin yüksekliğinden dolayı İslam medeniyeti içerisinde yer edindiler. Bu askeri kabiliyet ve güç zaman içerisinde düşünsel- sosyal- kültürel varlık sahası oluşturmasına yol açtı. Önce mevcut İslam toprakları içerisinde yer edindiler ve kendilerini kabul ettirdiler. İslam düşünce ve kültürünü samimi bir şekilde kabul edip yeni coğrafyalara yayılımı noktasında mücadeleye giriştiler. İran, Mısır, Suriye’de kendi özerk etkileri ile iktidarları değiştirecek ve hâkim olacak seviyeye geldiler. Ancak bu yer edinme iç çatışmaları ve yerel kültürleri aşamamayı beraberinde getiriyordu.

900’lü yıllardan sonra özellikle İslamlaşmayan topraklarda kendilerine ait yer edinmeye başladılar. Bu süreç daha çok Anadolu merkezli bir yerleşim çabası doğurdu. Doğu Roma topraklarında aldıkları yerlere yerleşeceklerdi. Bu yerleşim ve mücadele “Gaza” ruhuyla bütünleşti. İslamlaşmayan bu topraklarda yavaş yavaş hâkim olmaya başladılar. Uzun yıllardır İslam medeniyetinin birikimlerinden faydalanmış, kendi tasavvurlarının ürünlerini ortaya koymaya başladılar. Bu çıkış örnekleri önce Hindistan’da Babür İmparatorluğu ile kendini ortaya koydu. Hint kültürüyle de özdeşlikler oluşturan bu yapı kendi dışındaki alanlara tasavvuf dışında bir düşünce veremedi. Bu birikimde durağan, içsel bir yapıdaydı. Anadolu’da ki birikim Selçuklular şahsında kendini ifade etmeye başladı. Anadolu bozkırında eşsiz yapılar, medreseler, ahilik yoluyla ahlaki temelde örgütlenmeler doğurdu. Bu süreç Osmanlı’nı doğuşunun ilk işaretleridir. Osmanlı İmparatorluğu 1300’lü yılların başından itibaren aniden tarih sahnesine çıkmış ve kendini ifadelendirmiş değildir.

Selçukluların oluşturdukları birikim, askeri bir imparatorluk olan ancak hiçbir dini- dünyevi düşünce perspektifi olmayan askeri güce dayanan Moğollar tarafından kesintiye uğratıldı. Geçmişte olduğu gibi bir medeniyet taşımayan barbarlar tarafından zayıflatıldı. Bu yıkılış ölümü beraberinde getirmedi. Ortaya çıkışını erteletti. Osmanlı’nın doğuya değil batıya doğru varlık alanı oluşturma mücadelesi sonuç vermeye başlamıştı. Bu bölgelerde otorite zayıflamış, karşılarında henüz tam anlamıyla güçlü bir askeri yapıda kalmamıştı. Üstelik yozlaşmış yönetimler altında halk bu farklı örnekliğe karşı çıkmadılar.

Osmanlı Moğol askeri yapısını, Bizans yönetim biçimini, İslam dininin ruhunu ve geleneklerini birleştirip bir imparatorluk oldular. Elde ettikleri topraklarda adalete riayet, yerel güç dengelerini koruma, kültürel baskı oluşturmama, güçlü askeri yapı ve buna büyük ideal olan “Gaza” ruhuyla geniş bir hâkimiyet sahası oluşturdular. Önce batıdaki hâkimiyet sahasını oluşturup, sağlamlaştırınca ardında Ortadoğu ve Afrika’daki topraklarda varlığını kabul ettirmek zor olmadı. İstanbul başta olmak üzere Anadolu ve Balkanları, Türkleştirdi ve İslamlaştırdı. Şehrin sosyal, mimari, kültürel yapısını dönüştürdü. Türklük batı algısında İslam ile özdeşik kabul edildi.

Geniş bir coğrafyada farklı millet ve dinleri kendi sahasında mevcudiyetini korudu. 600 yıllık zaman diliminde askeri üstünlüğünü diğer alanlara yansıtamadı. Düşünce, felsefe, din algılarının zenginleşmesini sağlayamadı. Varlığını dünyadaki son medeniyet ve güç olarak görme aldanışına girerek kendini yenileyemedi. Doğunun klasik geleneklere olan tutsaklığından kurtulamadı. Diğer güçlerin yenilenme dinamiklerini doğru okuyamadı. Ve beklenen son gerçekleşti. Osmanlı imparatorluğu yıkıldı. Osmanlı’nın yıkılması tekil olmadı. Batı medeniyet sahası dışındakiler bu yeni güce karşı koyamadı.

Batı hâkimiyet sahasını genişletirken, diğer medeniyetler de kendilerini yeniden tanımlamak ve çıkış arayışlarına girdiler. Askeri, kültürel, ekonomik, siyasi olarak kendilerine bağlı devletler oluşturmaya çalıştılar. Yenilen medeniyetin çocukları bir yandan mağlubiyet psikolojisi içinde galip olana benzemeye- taklit etmeye çalışırken, diğer yandan kendi var oluşlarını yeniden ortaya çıkarma mücadelesi veriyorlar.

Türkler bu süreçte yeni bir yapılanma olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdular. Kurucu kadro benimsediği ideoloji doğrultusunda batı medeniyetini kurum ve düşünceleriyle içselleştirmeye hedeflediler. Benzer yönler oluşturmaya çalışsalar da tarih, coğrafya ve medeniyetlerinin ben- idraki dolayısıyla sık sık çıkmazlara girdiler. Batı kültür medeniyetinin ortaya çıkışındaki kavramaları ve kelimeleri sahiplendiler. Demokrasi, insan hakları, laiklik, serbest piyasa ekonomisi gibi yeni yapılanmanın dışsal yönlerini bu topraklarda hayat vermeye çalıştılar. “Tekâmülden doğma müesseselerimizi, tarihi ittisallerini temin ederek, canlı an’aneler haline haline sokacağımıza bunları bir tarafa atarak her ülkeden ( tarihsiz, an’anesiz kaideler) almışız. İngilizleri terakki ettiren an’aneciliktir. Biz Türkler kaideci, fakat an’anesiz milletiz. Türklüğe ve İslamlığa ait an’anelerimizin tarihi silsilelerini aramadığımız gibi asrımızı temyiz eden terakkilerin memba ve tekamülünü de tetkike lüzum görmeyiz”1 Bu genel olarak bir kesimin mücadelesi görünse de farklı ideolojilerinde sahiplendikleri bir süreçtir. Kendi coğrafya kültürünün yüklediği sorumlulukları bazı zamanlar dışında kopardı. Varlık alanına yönelik eylemlerde bulunanları düşman ilan etti. Bu sanal düşmanlarla uzun zaman savaş vermeye çalıştı. Gelinen noktada bu mücadele devam etmektedir. “Henüz bütün cihanın felsefi akideleri ve siyasi ideolojilerinin üstünde, ortaya bir “Türk Meselesi” koymadık. Fikir adamı, sanatkar ve edebiyatçı, başına aid muammaların hallini, milli ve ve hayati prensiplerin dışında, mücerred ve üniversel izah sistemlerinde arıyor; ressam, Göksu deresinin dibindeki yosunlu, tortulu ve alaca suyun rengiyle paleti arasındaki tereddüdün izalesini Henri Matisse’den soruyor, edebiyatçı yalnız bu toprağın ve iklimin verdiği tuğyanların manasını ve ifade tarzını Valery’ye danışıyor; fikir adamı hala Türk muammasına yalnız Kant’dan, Hegel’den, Marx’dan veya Meyerson’dan cevab bekliyor. En güzel ve ulvi davamız olan inkılabımız için de böyle, yalnız Almanya ve Fransa’da Kemalizme dair yazılan eserlerin bizdekilerden daha çok olması, yerli düşüncenin kıtlığı ve yoksulluğu bakımından ne utandırıcı nisbettir!”2

Doğudaki ülkelere göre en ileri demokratik- laik kültüre sahip ancak batıya göre en geride bulunan haliyle dünya sahnesindeki rolünü oynamaya çalışıyor. Bazıları İslam medeniyetinin bu topraklarda yenildiğini ve yine bu topraklarda dirileceğinin hayalini görmeye devam ediyor. Bazıları ertelenmiş bir zaferin yakın olduğunu düşülüyor. Yeni Osmanlı’nın hayalleri ile yaşıyor. Muhafazakarlar geleceğe dönük hedefler koymak yerine tarihsel entegrizm bakış açısıyla düşler kurmaya devam ediyor. “Yıkılmış eski medeniyetin ihya edilmesinin önündeki yegane engel olarak Cumhuriyet öngörülüyor ve “cihat” ile devrilemeyen bu rejimi “demokrasi” ile etkisizleştirme yoluna gidiliyor. Oysa eski medeniyetimizi Cumhuriyet yıkmamıştı ki. Cumhuriyete gelindiğinde Osmanlı’nın cesedinden başka bir şey kalmamıştı. Ama bugün eskiyi ihya etme hayalinin karşısında somut güç olarak Cumhuriyet kurumları durduğundan, bütün husumet bunların üzerinde birikiyor. Anlaşılması gereken şu ki ortaçağ İslam imparatorlukları kendi içlerindeki çelişkilerin modern çağda keskinleşmesiyle beraber yıkılmıştır ve bu süreç kimse karşı çıkmasa bile geri döndürülemez. Ortaçağ teokratik saltanatlarının dinsel anlayış ve kurumlarını İslam’ın evrensel ve zaman üstü özüymüş gibi savunmak, o teoloji üzerine kurulu imparatorluğun yenilgisini kabullenememe zaafından kaynaklanmaktadır.”3 Türkiye’nin kendine özgü oluşturduğu modelle dünya sahnesine yeniden hareket kazandıracağı beklentisine giriyor. Bazıları geç kalmışlığın çıkış yolunu batının 200 yıl önce yaptığı gibi kültürel evrim ve zihinsel egemenlik çabaları ile sağlamaya çalışıyor. Bunun için emperyal hidayet çabalarını, ulusal kimlikle örtüştürerek yapmaya çalışanlarda bulunuyor. “Türkiye’nin sıkıntısı şu: Bir taraftan ulus- devlet tanımlaması içinde kalmak zorunda, bir taraftan da küreselleşme ve küreselleşmenin getirdiği jeopolitik, ekonomik zorunluluklar Türkiye bu sınırlar içinde tutamıyor ve durmasına izin vermiyor.” 4 Bazılarının hali hazırda geleceğe yönelik tek öngörüsü ise dünyadaki hiçbir güç dengesinin genel anlamda tarafı olmadan varlığı devam ettirmek istiyor. Türkiye tercih noktasında ayrışma noktaları ile yüzleşmek zorundadır. Son yıllardaki dış politika vizyonu – ne kadar devam eder bilinmez- bu süreci aşmaya yönelik önemli adımlar barındırmaktadır.

İmparatorluktan cumhuriyete dönüşüm süreci derin yalpalamalara rağmen gerçekleştirildi. Bu süreç tamamlanmış değildir. İdeoloji, toplumsal dönüşüm, demokrasi başta olmak üzere birçok kavram devlet ve halk algısındaki yeri ortak bir yerde buluşmamıştır. Özellikle de din anlam, mahiyet, toplum, birey ve devlet planındaki yeri hususunda çok ciddi farklılıklar mevcuttur. Bu hem dini bireysel- toplumsal- kurumsal zeminde varoluşunu esas alanlar ile laiklik merkezli yorumdan hareketle bu alanlardan tamamen dışlayanlar arasındaki buluşma noktası geleceği etkileyecektir. “Cumhuriyet o tükenmiş modernite öncesi kurum ve değerlerin artıklarını tasfiye etti. Onların vücut bulduğu zehirli sarmaşıkları budadı. Ama bizzat Atatürk’ün ifadesi ile “dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur” gerçeğinden hareketle, İslam’ın özündeki medeniyet kurucu iksirin ortaya çıkarılması için dört halifeden sonra gerçekleştirilmiş en büyük tecdit atılımını yaptı. Bu tecdit hamlesi sonradan Türk devriminin yetim çocuğu olarak sahipsiz kaldı. Laik cumhuriyeti rejim biçimi olarak benimsedikten sonra yenilmiş imparatorluğunuzu ihya edemezsiniz ama o imparatorluğun temsil ettiği medeniyetinizi yeniden inşa edebilirsiniz. Tarihe dayanarak geleceği kurmanın sağlıklısı ancak böyle olabilir. Bunu anladığımız gün kurtulacağız. İslam’ın her türlü ruhban ve saltanatı yıkan; bireyci, özgürlükçü, akılcı, medeni ve dinamik bayrağını Türk tarihi boyunca şerefle dalgalandırmış olan Hanefi- Maturidi inanış, bu bağlamda yeniden keşfedilmeyi bekliyor.”5 Türkiye gibi İslam dünyası hinterlendına giren tüm ülkeler başta olmak üzere Müslüman birey- topluluk ve devletler modern zamanlardaki dinin devlet ve birey için nerede- nasıl durması gerektiğine dair soruları ve bunların cevaplarını arayış süreci geleceği şekillendirecektir. Bu düşünür- aydın ve alimlerin İslam düşüncesini yorumlama ve katacakları anlam çok önem kazanmaktadır.

Türklerin modern zamanlar içerisindeki konumlamasında yeni bir medeniyet var oluşu gerçekleştirmesinin imkânları kadar zorluklarını da barındırmaktadır. Henüz kendi tarihsel okuyuşunu gerçekleştirememiş, kültürel ve düşünsel aktarımda bulunacağı değerlerini tanımlayamamış, yeni etkileşim araçlarında (sinema ve diğer sanat alanları başta olmak üzere) bir üretkenlik ortaya koyamamış, dönemsel şartlanmaları aşamamış, tamamlanmamış bir dil ve iç siyasal dengelerini oturtamamış bir Türkiye’nin gelecek medeniyet tasarımları içerisinde kendine yer bulması için uzun bir süreç bekliyor. Türkiye’de medeniyet ufku ne kadar çok belirirse, gelecekte bu düzlemdeki var oluşu o derece etkili olacaktır.

Türklerin medeniyet perspektifini oturtması nasıl bir çerçevede oluşturması gerekliliği üzerine bu alanda önemli çözümlemeler yapmış iki önemli düşünürün teklifleri üzerine derin mülahazalarla üzerinde durulmalı ve tartışılmalıdır. “Medeniyetler dört temel unsurdan oluşur: 1- Davranış Biçimleri, 2- Duygu Biçimleri, 3-İnanç Biçimleri, 4- Teknolojiler”6 Türkler medeniyet anlamında insanlığa katlı sunabilmeleri için bireysel ve kurumsal algı ve pratik düzeylerini zenginleştirmelidirler. “Merkez noktada inanç ve metafizik çözüm, sonra halka halka bilim, zihin faaliyeti, sanat ve edebiyat, politika hareketleriyle gelişen önlenmez kurtuluş hareketi.”7 Türkiye bu medeniyet kurucu unsurları kendi içinde barındırmaktadır. Bu unsurları geçmiş- bugün- gelecek örgüsünde tartışabildiği- anlayabildiği- yorumlayabildiği ölçüde yeni bir medeniyet kurma iradesini güçlendirmiş olacaktır.

Kaynakça

1- Türk İnkılabına Bakışlar, Peyami SAFA- Ötüken Yayınları
2- A.g.e
3- Yarın Dergisi- Cumhuriyet mi Demokrasi mi? Uygar AKTAN- 2006
4- Küresel Bunalım, Ahmet DAVUTOĞLU- Küre Yayınları
5- Yarın Dergisi- Cumhuriyet mi Demokrasi mi? Uygar AKTAN- 2006
6- Küresel Bunalım, Ahmet DAVUTOĞLU- Küre Yayınları
7- Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi- Sezai Karakoç- Diriliş Yayınları- İstanbul- 1995

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s