HAN-I YAĞMA İSTANBUL

Şehirler insanların düşünce- inanç- kültür kodlarıyla birlikte inşa ettikleri mekânların birliğinden oluşur. Kendinde olanı yansıttığı şehirler onun varlığının aynasıdır. Aynı şehre hâkim olmuş farklı medeniyet birikimleri, şehirlere kendi rengini, ruhunu ve düşüncesini verir. Süreklilik içinde farklı din, dil ve ırklara sahip insanları barındırır. Hâkimiyeti elinde bulunduran güç, şehre kendi kimliğini kazandırmaya çalışır.

İstanbul dünyanın en özel şehirlerinden biri. İnsanlığın ortak emeğinin ürünü. Sahip olanlar bu şehir için en güzel şeyleri yapmaya çalışmış. Güzelliğine güzellik, renkliliğine renk, tadına tat katmaya çalışmışlardır. Hiçbir zaman değerini yitirmemiş, aksine her geçen zaman diliminde değerine değer katmıştır. Dünya siluetinde kendine ait bir yer edinmiştir.

İstanbul’a hâkim olan son kurumsal yapı; Türkiye Cumhuriyeti oldu. Yaşanan değişim sürecinde Osmanlı imparatorluğunun başkenti olarak yeni Cumhuriyet onun varlığını öncelikli tehdit olarak gördü. Çünkü egemenliği devr aldığı bir imparatorluğun mirasını taşıyordu. Yeni hakimiyet alanının açılması için bu toprakların kaderi üzerindeki etkisini yitirmeliydi. Önce imparatorluğun ardından şehrin tasfiyesi gündeme gelecekti. Yeni cumhuriyet başkent olarak Ankara’yı seçmesi bu sürecin en önemli adımıdır. Ardından imparatorluğun fiil tasfiyesi ile birlikte şehrin bu mirası taşıyan ve kimliği olan unsurlara karşı mücadele başlayacaktı.

Yeni cumhuriyet Ankara’nın toplumsal zihinde ve yönetim algısında yer etmesini sağlamak için tüm yatırım perspektifini Ankara üzerine kurdu. Algısal değer olarak yıkılan imparatorluk gibi geride kalmalı ve etkisi azalmalıydı- azaltılmalıydı. İstanbul onların kabul ettiklerinden daha büyük olduğu için varlığını ve değerini korudu.

Yıkılan bir imparatorluğa reva görülenler sanki yabancı bir millet tarafından işgal edilmişçesine Osmanlı hanedanına yönelik uygulamalarla kendini gösterdi. Önce köklü saray çevresini sürgünlere gönderdi. Dünyada benzerine az rastlanan sürgünde saray ve saltanat çevresinden kim varsa yerlerinden edildi. İstanbul sonuçta bir hanedanlığa ev sahipliği yapan bir şehirdi. Bu şehirde hanedanlığın izlerini önce fiziki olarak ortadan kaldırmaya yönelik politikalar kendini gösterdi. Hanedan mensuplarının İstanbul’da ikamet edilmesine izin verilmedi. Çoğu sürgünlerde hayatını kaybetti. Sefalete, ihanete ve aşağılanmaya tabi tutulan hanedanlık hastalığın merkezi gibi görülerek imha edildi.

İmparatorluğun sembolü ve işlevini gören her mekân ve ortam belli belirsiz kişi ve kurumların eline geçti. İmparatorluk mirası unutturulması gereken bir yapı olarak görüldüğü için varlığına yönelik tehditler baş gösterdi. Saraylar, camiler, medreseler, tekkeler, köprüler, kaleler vb. binlerce eser birçoğu uzun süre amaçları dışında işlevlerde kullanıldı. Yıkılmaya, yok olmaya mahkûm edildi. Bu yapıların yaşamaması için ellerinden gelen her şey yapıldı. Eserlerin tesbiti, korunması noktasında hiçbir hassasiyet gösterilmedi. Şimdilerde ise folklorik, turistik tüketim malzemesi dışında hiçbir değer taşımayan eserlere dönüştürüldü. Bir medeniyet birikiminin ve üretiminin öğesi olmaktan çıkarıldı.

Cumhuriyet egemenleri İstanbul eşrafını ve gerçek sakinlerini yerinden etti. Onların yüzyıllarca bu şehre kattıkları kültür, anlayış ve gelenek ortadan kaldırıldı. Korku ve tehdit algısı içinde yaşanan kültürel birikimler yok sayılarak yeni bir modernleşme tecrübesi adı altında şehrin dinamikleri değiştirilmeye çalışıldı.

Şehir sakinlerinden olan aydın, ilim adamı, politikacı ve düşünürler içinden yeni sisteme muhalif görülenler sürgüne gönderildi, göz hapsine alındı veya gizli bir suskunluğa mahkûm edildiler. Hâlbuki bunlar Osmanlı medeniyet mirasının dili, imkânı ve sesi idiler.

Şehirlerin ekonomik altyapısını elinde bulunduranlar şehir kimliğinin asli unsurlarıdır. Kazandıkları ekonomik getiri ile şehrin kültürüne katkıda bulunurlar. Osmanlı’dan kalan zengin sınıf ağırlıklı gayri Müslim idi. Süreç içerisinde aşama aşama bunlar tasfiye edildiler. Yerlerine Anadolu’dan getirilen aileler ikame edilmeye çalışıldı. Anadolu’dan gelenler büyük mirasyedi tavrıyla yağmaya giriştiler. Şehri, kültürünü ve dinamiklerini tanımıyorlardı. En kısa yoldan nasıl zengin olabilirim endişesi ile bu birikimden ne varsa sömürmeye çalıştılar. Devlet tarafından zenginleştirilen kesimler halktan- tarihten- şehirden kopuk bir yaşam algısı içinde şehri sömürdüler ama bir şey vermeye- katmaya çalıştılar. Artık yeni zevkler edinmenin uğraşısı- Avrupa burjuvazisi özentisi içinde aradan geçen 2 kuşaktan sonra müzecilik ile kendi kültürel kökenlerini oluşturma çalıştılar. Müzayede salonlarında tarih ağmasında birbirleriyle yarıştılar.

Büyük bir medeniyet birikiminin ifadesi olan eserler çürümeye, yok olmaya maruz bırakıldı. Başta yazılı eserler ve arşivler olmak üzere ya yok edildi, ya da ulaşılamazlığa mahkûm bırakıldı. Yüzlerce bakımsızlıktan varlığını yitirdi. Bazı camilerin ordu atlarının ahırı olarak kullanıldığı düşünülürse ihanetin boyutları daha iyi anlaşılır. Dini motifli yapılara karşı antipatik yaklaşımdan dolayı eserlerin korunması ve yeni medeniyet birikimine katkısı olacak şekilde yönlendirilemedi.

Tarih boyunca bu şehre yönelik nüfus hareketleri kontrollü olarak yapıldığı halde cumhuriyet döneminde bu süreç kendi haline bırakıldı. Yeni modernleşme süreci için köyün nüfusunun azaltılması için şehre göç teşvik edildiği için insanlar yığılmaya başladı. Balkanlar, Kafkaslar, mübadeleler, kürt sorunu gibi sebeplerin tetiklediği göç olgusu ile şehir büyük bir nüfus patlaması yaşadı. Büyük göçler karşısında uygun hiçbir altyapısı olman şehre akın akın insanlar geldi. Gelenler ekonomik yönden büyük ihtiyaç sahibi insanlardı. Ve büyük şehrin imkânlarından faydalanmak, en kısa zamanda zengin olmak için çalışmaya başladılar. Şehir ile aidiyetleri sadece ekonomik temelli idi. Şehre bir şeyler katmak, kazandırmak için değil almak, faydalanmak için buradaydılar. Burada çalışacak topladığı parasını köyüne gönderecek, öldüğünde dahi mezarı memleketinde olacaktı. Savaşlardan sonra Anadolu’ya gelen göçler değişik şehirlerde iskân edildiği – edilmesine rağmen- yeni zamanda Anadolu’dan insanların akın akın göçü vardı. Gelenlerin şehrin kimliği, kişiliği ve tarzı ile ilgisi olmayacaktı. Şehirde yaşayacak ama şehirden haberi olmayacaktı. Gecekondularında bir gün nasıl zengin olacağı hayalini kuruyorlardı. Önemli olan en kısa zamanda zengin olmaktı. Bu amaç aynı Amerika filmlerinde – batı – batıya çığlıkları ile altına hücum eden yeni misafirlerin toprakları yağmalaması gibi gelenler şehrin toprağını ve mirasını yağmaladılar. Artık halk dilinde “Taşı toprağı altın” sözüyle deyimleşen algı Anadolu halkının İstanbul düşünü belirliyordu. Öncesinde seçkinler ve egemenler imparatorluk mirasını yağmaladıkları için geride gelenler ise ancak onlardan arta kalan toprakları ele geçirebildiler. Ve İstanbul tarihinin en çarpık ve çirkin yapılaşmasına imza attılar. Yeni bir kültür dinamiği, medeniyet perspektifi, kimliği ortaya koyamadılar. halkı midesinden başka bir şey ilgilendirmiyordu. Ne yaşadığı şehir, ne evini inşa ettiği sokak, ne de ait olduğu mahalle. Kendi hemşehri- cemaat- tarikat- etnik- mezhebi asabiyet gettolarında mutluluk hayalleri kurmakla yetindiler.

İstanbul’u mesken edinen cumhuriyetin muhalif ideologları yeniden inşa düşüncesinden uzak yaşadılar. Kimi için “kavgamızın şehri”, kimi için yeniden fethedilmesi gereken kale görünümünden başka anlam taşımadı. Şehrin modern zamanlara denk gelme sürecine hiçbir kültürel, mimari ve diğer alanlarına katkı sunulmadı. Tüketim öznesine dönüştürülen İstanbul kendi içinde kalıcı bir kültür dinamiği yakalayamadı.

Belediyeler İstanbul’un dönüşümünün- tükenişin öncü rolünü üstlendiler. İlk dönemde hâkim olan Cumhuriyet Halk Fırkası İstanbul’a dost değil var olan mirası red ederek yok oluşa mahkûm edecek süreçlere imza attı. Sağcı- muhafazakâr belediyecilik tarihi mirasa sahiplik etmeye çalışırken yeni zamanlara da alternatif olacak bir üretkenlik sağlayamadılar. Gelecek öngörüleri olmayan belediyeciler parsel parsel bölüşülen topraklarda yaşanan değişimi okuyamadı. Rantçı anlayışı aşacak bir medeniyet şehri perspektifi geliştirilemedi. Anadolu’dan ve Türkiye etki alanındaki ülkelerden hızla gelen göç karşısında tedbirler alınmadı. Sadece serd edilmekle yetinildi. Yeni kültürel dinamikler keşfedilmedi. Rant paylaşımında aracı rol üstlenmekten öteye geçilemedi.

Bir şehrin yağmalama öyküsünün kısa bir parçasını görmeye çalıştık. Yaşanan yağmanın gerçek boyutları gerçek anlamda tesbit edilemedi. Yağmalayanlar, yağma da ellerinde kalanın muhasebesini yapmakla meşguller. Aynı zamanda yeni yağma için fırsat bekliyorlar. İstanbul, artık yok. Tarihin bıraktığı miras dışında bu şehre ve gelecek kuşaklara bir şeyler bırakılamıyor. Kimliği elinden alınmış, verilen yeni isimle kendine yabancılaşmış, yerini ve yönünü bulaman bir şehir olmaktan öteye gidemiyor. Tüketilirken, kendisiyle beraber olanları da tüketmeye devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s