KAYNAKLARI KULLANMA KLAVUZU

kaynakVarlık âleminin bütün unsurları kendilerine kaynaklık teşkil eden bir esere bağlıdır. Sebep olarak doğrudan ve dolaylı birbirini besler, etkiler, dönüştürür ve öldürür. İnsanın süreklilik ve yenilik bağlamında dayandığı kaynaklar vardır. İnsan bu kaynakları düşünerek, okuyarak, tartışarak, eleştirerek ve teklif ederek kendi zamanını kuşanmaya çalışan bir döngü içindedir. Kendi aidiyetini dayandırdığı kaynakların hüviyeti ve kullanma yöntemi önemlidir. Bu yazımızda insanların düşünsel, ekonomik, siyasi, bireysel ve sosyal hayatını belirleyen kaynakları kullanma yöntemi üzerinde duracağız.

Kaynakları kaynak kılan

Dünyada hangi din, düşünce, akım veya ideoloji olarak ne dersek diyelim beslendiği, ilham aldığı metinler, sözler, hikâyeler ve eserler vardır. Bu kaynaklar insanın bu dünyada var oluşundan itibaren çoğalarak devam etmektedir. Irk, din, dil, coğrafya temelinde yaşadığı her ayrışma insanların üretim biçimlerini ve ürünlerini de çeşitlendirmiştir. İnsanın kendi serüveninde güne gün, yıla yıl, yüzyıla yüzyıl, binyıla binyıl eklenirken her geçen an içinde geleceğini kurmak için sürekli geçmişe dönüp bakma ihtiyacı hissetmiştir. Şimdi yapılmak istenen şeylerin geçmişte örneği var mıydı? Buna benzer bir durum yaşanmış mıydı? İnsanlar bu sorunları aşmak için hangi yöntemleri kullandılar? Yaşanan zamanı anlatan eser, parça, söz, hikâye, menkıbe, kıssa ve masallar var mıdır? Geçmiş her an insanın dönüp okuyacağı ve bakacağı bir metin gibi hafızada yerini korumaktadır. Zaman içinde eskiyen, unutulan, hiçbir iz bırakmadan varlık âlemine karışanlar olduğu gibi tarihi ve mekânı aşan söz ve eserlerde vardır. Bunların varoluş gücü insanlığın aradığı soruları cevaplayabilmesinden kaynaklanır. Hiçbir eser zorla kalıcı bir kaynağa dönüşmemiştir. Baskı, korku veya çıkara dayalı olarak bazı dönemlerde temel kaynak gibi görünenlerin üzerlerinden günler geçmeden etki ve değerini yitirdiğini görmekteyiz.

Kaynak belli bir zaman ve mekânda ortaya çıkar ancak o döneme ve yere mahkûm kalmadan insanlığın elinde dolaşıma girer. Bu dolaşım yaygınlık doğurur ve kalıcı bir etki bırakır. Bugün kaynak olarak insanlığın elinde olan unsurlara baktığımızda ortak bazı özellikler olduğunu görürüz:

1- İnsanın var oluşundan itibaren yaşadığı varoluşsal ızdırap vardır. Bunu azaltmak, dindirmek, hafifletmek ve anlamlı kılma arayışına girer. Kaynakların teşkil eden metinlerin çoğu varoluş korkusunu ve acısını dindirenlerdir. İnsan ruhunun, aklının ve nefsinin arayışlarını yönlendirmeye ve asli yolunu bulmaya çalışır.

2- İnsan yolunu şaşırmış bir yolcudur. Gittiği yoldan, işlediği amellerden, yaptığı işlerden şüphededir. Bu şüphe her an onu kuşatmaktadır. Bunu içinden atmak istemekte, ne zaman böyle davranırsa her defasında yeni bir şüphe ile karşılaşmaktadır. Bu durum onun aklını ve benliğini rahatsız eder. Şüphelerinin cevabını arar. Yaşadığı zamanı kavramaya çalışır ancak benzer şüpheleri taşıyanları bulmaya çalışır. Bunun içinde eskimeyen ve çağları aşarak intikal eden eserlere bakmaya lüzum görür.

3- Kaynaklar insanlar aracılığıyla intikal ettiği için insanın verdiği değerle orantılı olarak diğer zamana geçer. İnsan hafızası bu anlamda devasa bir mirasa ev sahipliği yapmaktadır. Varlık âleminde söylenen hiçbir şey yok olmadığı için bunlar her an dolanımdadır. İhtiyacı olan, arayış içinde bulunan herkes bu imkânı elde etmeye muktedirdir.

4- Siyasi sistemlerin, iktidarların, yönetimlerin insana yol gösterici olarak sundukları eserler çoğu kez insanlık âleminde yer bulmamıştır. Zira çoğu kez iktidarı ele geçiren ve belli bir kaynaktan beslendiğini iddia eden insanlar zamanla zümreleşmekte, ardından katılaşmakta ve bu katı olan şeyler zamanla buharlaşmaktadır. Geriye kalan ise bu iddiaya zemin oluşturan eserlerin ilk halleridir. Bu nedenle kaynaklar kendi dönemlerindeki ilk metinlerdir. Ardından bu metinlere getirilen yorumlar, değerlendirmeler zenginlik açısından bir anlam taşımakta ancak çoğu kez de ilk metinin anlam zenginliğini de bozmaktadırlar.

5- İnsan ihya, aşma ve inşa çabası içindedir. Kurduğu medeniyetler bu arayışın tezahürüdür. İnsanlık var oluşundan beri ortak anlam arayışı içinde bunu siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik anlamda belirgin- yaygın kılmaya çalışır. İbn Haldun’un devletler için biçtiği süre olan insan ömrü aynı zamanda her çağın bir dönüşüm olmasının da zorunluluğunun işaretidir. Geçmişin birikimlerinden beslenir, ancak temelde bunları aşmaya çalışan bir irade ve geleceği inşa çabası, her an yeni bir yol veya pencere açılmasına vesile olmaktadır. Bu çerçevede kaynaklar zamanın eskitemediği değerler olarak dururken bunlardan beslenen yeni bir kaynağın da çıkışını zorunlu kılmaktadır.

Kaynakların kaynağı

Varlık âleminin öncesinden oluşumunu sağlayan, irade ortaya koyan, şekillendiren ve sürdüren ana kaynak vardır. Var olanlar, var edilenler üzerinde iki unsur ortaya çıkarır: madde(alet) ve mana(anlam). İnsana cüzi olarak verilen yaratıcı irade; insana alet üretimini, geliştirilmesini ve çeşitlendirilmesini sağlamaya çalışır. Yeni bir söz, durum, davranış, eylem olarak yenileyerek ve yenilenerek var olur. Bireysel, sosyal, kültürel, ekonomik ve siyasi alan başta olmak üzere her an ve yeni bir hususta anlam vermek ister. Bu anlamlar birikerek din, ideoloji, akım, görüş, duygu, edebiyat, felsefe, gelenek hususlarında devr alınan ve devr edilen parça-bütünler halini alır. Bir taraftan beslenirken, diğer yandan beslemeye devam eder.

İnsan giderek zaman ve mekân üzerindeki etkisini artırıyor. Bu aynı zamanda bireysel ve küresel hâkimiyet alanını kurmak ve genişletmek isteğindendir. Kendini merkeze koyan insan varlık âleminin hâkimi gibi davranır. Hâlbuki insanın kendi varlığı dışında çok geniş, henüz sınırları bilinmeyen ve tarihine erişilemeyen bir âlem vardır. Hep önceyi arar, ilki bulmaya çalışır. Yeni yapmaya çalıştığı şeyler ve üretimler bu kaynağın farklı suretlerde tecellisidir. Tarihsel devinim içinde söylenen hiçbir söz ve eylem kaybolmaz. Bu sözler tarihin akışında soruların cevabını vermeye çalışır. Merak uyandığında ve şüphe edildiğinde bu cevap karşılığını bulur.

Kaynakların keşfi

Kaynakların keşfi birazda Amerika’nın keşfi gibidir. Amerika varlık olarak yeryüzünde bulunan bir coğrafya ve medeniyettir. Ancak buranın varlığından habersiz olan başka bir insan için bu bölgenin tanınması kendi açısından bir keşiftir. Yok olanı var etme değil var olanı bulma ve tanımadır. Arayan- bulan şu imkâna sahiptir: Onu kendi çerçevesi içinde tanımlama gücüne erişir. Diğer insanlara kendi okuyuş, düşünüş ve algı imkânları tanıtır. Normal şartlarda kaynaklık teşkil eden eserin mesajının hedefi ile ondan beslenen insanın yorumu değişebilmektedir. Kendi özgünlüğü içinde yer vermektedir.

Dolaşımda olan kaynaklar olduğu gibi keşf edilmeyi bekleyenlerde vardır. Bunlardan bazıları zamana direnemeyip yıkılan medeniyetlerin toprağındadır. Bunların arayıcıları kaynakları bulmak için büyük bir emek ve mücadele ile elde etmeye çalışırlar. Bu kaynakların üzerinde bulunanlar zihin olarak derin bir kopuş yaşadıkları için bunları anlama ve tanıma çabası içine girmezler. Diline yabancılaşmış, kavram ilişkisini kurmamış ve arayışlarının cevabını yanlış yerlerde aradığı için bu yabancılaşma sürer.

Atıl kaynaklar

Zaman eskitir, dönüştürür ve yeniler. İnsan çoğu kez içinde bulunduğu imkânların ne kadar olduğunu ve bunların etki derecesini ölçemez. Kullandığı bilgi ve belgeleri artık kullanımının değeri kalmadığını düşünerek bir yana bırakır. Bir köşeye bırakarak unutur. Yanı başında aradığı bir çok sorunun cevabını barındıran kaynağa yönelmez. Kendinde yitirdiğini başka yerde aramaya başlar. Atıl bırakılan bu kaynaklar tarihin derinliklerinde keşf edilmeyi beklerler. Tarihin belli bir ilerleyiş sürecindeki durumunu kendi yaşadığı zaman dilimi ve coğrafyada sabitleyenler; geçmekte olan, dur durak bilmeyen zamana yabancı kalırlar. Atıl bıraktıkları zihinleri, birikimleri ve kaynakları ile varoluş kaygısından ve varetme çizgisinden koparlar.

İnsana, zamana, mekana, hakikate yaklaşan hiçbir şey eskimez. Etkisini ve değerini yitirmez. Hakikat değeri arttıkça, kalıcılığı da artar. Herkes bu hakikate yabancılaştığı için yeryüzünde onulmaz acılar çekmekte, kaotik bir sürece girmektedir. Var olana yeni, daima yenilenmiş bir bakışla yaklaşabilenler zaman yolculuğuna eşlik edebilirler. Atıl bırakılmayan akıl ile atıl bırakılmayan kaynaklar arasında bağ korunmalıdır.

Kirletilmiş kaynaklar

Kaynak eserlerin insan hafızasındaki aktarımı her zaman bazı şeylerin eklenmesi, bazı şeylerinde çıkarılması sonucunu doğurur. Her okuyan ve yorumlayan metinin doğuş şartlarının ve ruhunun dışına çıkarak kendi yaşadığı zamanı esas alarak izah etmeye çalışır.

Bu sürecin en hassas noktası bilginin iktidar- yönetim için kullanılabilir bir konuma gelmesidir. İktidarlardan bazıları bu metinleri- bilgileri insanlığın hayrına bir çabaya dönüştürmek isterler. Erdemli insan- erdemli toplum ruhunu yakalamaya çalışırlar. Ancak öte yandan büyük çoğunluk iktidarlar bu bilgiyi kendi egemenliklerinin devamını sağlayacak bir dayanak olmasına çalışırlar. İktidar onu sahiplenip ruhunu çıkarıp sadece klişe sloganlarıyla uygulamaya çalışıyormuş gibi yapar, halk veya bu kaynakların ilk sahipleri bu geçici duruma aldanarak destek verirler. Kısa bir süre sonra iktidarın bu bilgiyi dönüştürdüğünü görünce artık onların ellerinden ve hâkimiyetlerinden çıkmıştır.

Kaynakların özündeki anlam kaymasına yol açan diğer önemli sebeplerden biri de bu bilginin takipçilerinin yozlaştırmasıdır. Çoğu kez bu kaynaktaki bilginin belli bir zaman ve şartların ürünü olduğunu unutarak her zaman ve mekânda hazır aktarım çabasına girerler. Zamanın ruhuna aykırı olan bu süreç bilginin dondurulması sonucunu doğurur.

Kaynakların yeni yorumunda bunun üzerinden kendi mikro egemenlik çabalarını geliştirmek isteyenler bunları kendi çıkar ve korkularını esas alarak dönüştürürler. Bun yaparken de takipçisi, seveni, bağlısı olduğunu iddia ederler. Kendileri dışında kimsenin bu metinleri- bilgiyi anlayamayacakları- yorumlayamayacakları iddiasında bulunurlar. Bu metni okuyan dışardan bir kimsenin yorumunu önemsemezler. Asli olanın kendi olduklarını düşünürler. Bu genellikle maddi bir döngünün de oluştuğu bir ortama dönüşür. Bu bilgiyi mülkiyetleştirerek kendi özelinde bir sistem kurulur. Bilginin özgür dolaşmasını engellerler.

Yeni kaynakların imkânı

Âlemin tarihi süreklilik ve yenilik barındıran yapıdadır. Birbirine sıkı sıkıya bağlı süreçlerin toplamıdır. Süreklilik içinde varlık her an yeniden inşa halindedir. Yeni sözler, yeni bilgiler, yeni tanımlamalar… Bir yandan söylenmemiş bir söz yoktur iddiası diğer yandan “yeni şeyler söylemek” gereği arasında gidip gelinir. Günü ve çağı yorumlayacak bir akıl ihtiyacı ortaya çıkar. Bu bir yandan geçmişin tüm birikimleri etkisini oluştururken, diğer yandan yaşanan an ve gelecek için zamanı kuşanarak bir izah etme gereği zorunluluğu çıkar. Bu ihtiyaç kendini dayatır. Bu toplumsal bir talep olarak kendini belli eder. Bu taleplerin karşılığı olarak bir pratik ortaya çıkmaya başlar. Ve nihayetinde bu süreci taçlandıran sözler ve metinler kendini gösterir.

Yeni bir inşa çabasındaki irade; kaynakları tekrar tekrar okur. Bu okuma yaşadığı zamanı anlama çabasındandır. Bütün medeniyetlerin ortak özelliği geçmişteki kaynaklarla kurdukları bağdır. Medeniyetler yeni kaynaklar ile söz söyleme çabasında iken diğer yandan insanlığın geçmişte ortaya koyduğu kaynaklara yönelir. Hatta bir yerde yeni kaynaklar, bu kaynakların yorumlanarak yeni bir söz haline gelmiş halidir.

Kutsallık ve kaynaklar

İnsan ruhunun her an yeniden var oluş hikâyesinde milletler içinde yol gösterici olarak çıkan önderlerin sundukları mesajların etrafında zamanlı oluşan kutsallık olgusu kaynakların nitelik ve etkisini şekillendirir. Kutsal olan kaynağın anlam ve yorumu da belli bir sistem içinde sunulur. İlk haliyle herkesin ulaşabileceği ve anlayabileceği bir metindir. Önderler; sınıf, konum ve bölge farklılığı gözetmeden tüm insanlığın anlayabileceği ve yaşayabileceği bir mesaj niteliği içinde sunarlar. Ancak zaman içinde bu kaynakları bazı kişi ve zümrelerin anlayabileceği ve yaşayabileceği iddiası ön plana çıkar. Bu nedenle tüm kutsal sayılan kitapların yorumlamacıları bağlamında bir zümre oluşmuştur. Bu zümreler kutsal bilginin temsilcisi olarak kendilerine kutsallık atfederler. Kendi yorumları dışındaki izahları kabul etmezler.

Kutsallık olgusu bilgiyi dondurmayı beraberinde getirir. Kutsallık ilk önce saygı ifade ederken ardından bu katılaştırılarak ve ritüelleştirilerek kaynak ile insan arasına mesafeler konulmaya başlanmıştır. Kutsallık olgusu anlam- anlama- yaşama- yaşatma pratikleri yerine daha çok belli kalıplar içinde saygı gösterme ve değer verme çabası içinde bazı sabitelerle hareket etmeyi ortaya çıkarır.

Kutsal sayılan kaynaklarda genellikle öz metinler var iken ve mesajın yaşam pratiği korunurken diğer yandan takipçileri olduklarını iddia edenler esas anlamda kendi pratik yaşam değerlerine göre yorumlarlar. Yaptıklarını kaynak esere dayandırarak bazı argümanlar kullanırlar. Gerçekte ise kendi, çıkarları koruma, korkularını giderme ve hâkimiyetlerini sağlama alma çabasının parçası olarak kullanırlar. Bu bir süre sonra oluşan yaşam teorisi ve pratiği o kutsal kaynağın parçası gibi algılanmaya başlanır. Toplum bunu artık kutsal kaynağın emri gibi algılayarak yaşamaya başlarlar. Kutsal metinler hazırda durur iken onları okuma- anlama çabası yerine artık geleneğin içine sinmiş- parçası haline gelmiş algı ile hareket etmek çabası ön plana çıkar. Hatta bu gerçeklikten bahsedildiğinde insanlar o kişiyi dışlarlar. Yalan- yanlış olduğunu iddia ederek bozgunculukla itham ederler.

Birbirlerini besleyen kaynaklar

Yalnız yaratılan insan çoğaldı. Yeryüzü coğrafyasına dağıldı. Kurucu iradesi gereği aileler, toplumlar, devletler ve medeniyetler var etti. Birbiriyle bazen irtibatını kaybetti bazen de yeniden tanışmaya çalıştı. İnsanlığın genel birikiminden faydalanamadı. Kendi zamanı içinde dünyasını kurmaya çalıştı. Bir yandan da diğer insan ve toplumlar ile irtibatını koparmamaya çalıştı. Bu irtibatlılık hali bilgi ve gelişmişliklerin aktarımını zorunlu kıldı. Tarih bu etkileşimlerin toplamıdır. Son iki yüzyılda ulusçuluk akımının doğurduğu, din ve ırk temelinde bilgiyi tekelleştirme çabaları beyhudedir. Bilginin ortaya çıktığı bir coğrafyası ve insanı olmuştur ancak bu diğer yer ve insanlardan habersiz ve kopuk olduğu anlamı taşımaz. Kaynakların yurdu ve ırkı yoktur. Bütün insanlığın ortak malıdır. Bunun belli bir zamana, bölgeye ve ırka indirgenmesi en çok çağımızda olmuştur.

Kaynak asabiyetçiliği söz ve bilginin dolaşımını engellemiştir. Bir bilgi ve metin önce ulus düzeyinde aidiyeti ortaya konulmaya çalışılır. Kaynak ve bilgi ulus düzeyinde merkezileştirilerek izah edilmeye çalışılır. Bu çoğu kez halklar ve ülkeler arasındaki ayrılık ve çatışmayı da beslemektedir. Devlet hâkimiyetini hâkim kılma çabası sahiplendiği ideolojiyi yayma kisvesi ile sürdürülür. Devletler ve halklar bu maskelemeyi görmeden kaynaklara dönük bir öfke, önyargı ve uzlaşmazlık içine girerler. İnsanlığın ortak malını mülkleştirerek belli bir bölge ve insana hasretmek kaynaklardaki bilginin önyargısız ve açık dolaşımını engeller. İnsanlar bu hâkimiyet mücadelesi içinde don kişotvari bir duruşla hayali düşmanlar yaratır ve savaşmaya çalışır. Savaştığı şeylerin gerçekliği ortaya çıkana kadar bu aldanış devam eder.

Çağımızda ayrışan değil birbiriyle her düzeyde etkileşim içinde olunması, kaynaklık teşkil eden hususların tanınması, eleştirilmesi ve kritik edilmesini kolaylaştırmıştır. Daha önce kabile, ırk ve coğrafya temelinde yaşanan ayrışmalar günümüzde bireysel zemine doğru kaymıştır. Öyle ki her insan kendi şahsında ayrı bir örneklik ve kaynaklık teşkil edecek kadar çeşitlenmiştir. Bireysel varlık olarak kendisini sınırlayan hiçbir algı ve anlayışı kendine bağlayıcı kabul etmeden bir ilişkiye geçmektedir.

“Yitik hikmet” daimi arayış ve paylaşımın ifadesidir. Her kayboluş halinde ve yeni bir yol bulma çabası vardır. Bulduğunu iddia edip bekleyenler zamanın dışına itilirler. İnsanlığın birikimi olan tüm kaynakları gözeten bir anlayışla çerçeve çizilmelidir. Âlem içinde olan ve söylenen tüm kelimeler hakikate yaklaşmak için vesile kılınmalıdır. Kaynak asabiyetçiliği ile bir şeyleri muhafaza ve müdafaa gayreti içinde olduklarını iddia edenler, dayandıkları kaynağı yok ettiklerinin farkında değildirler. O kaynağa kaynaklık eden başka kaynaklar vardır. Ve kendisinden sonraki başka kaynaklara kaynaklık edecektir.

Kaynakları nasıl okumalı?

Hangi alan ile ilgili olunursa olunsun, o alanı geçmişle ilgi kuran bir temeli- kaynağı vardır. İnsan bu anlamda kendi ırki aidiyetinden düşünsel aidiyetine kadar her türlü hatıra ve bilgiyi taşımaya- tanışmaya çalışır. Ancak çoğu kez insan hem kendi zamanının hem de başka zaman ve mekânların kaynak üretimlerinden habersiz halde yaşamaya devam eder. Bu tanışıklığı sağlayacak şey kişinin var oluş kaygısını nerede arayıp karşılamak istediğine bağlıdır. Kaynaklık eden eserleri ismen bilir, kişileri tanır. Bunları tanıma, okuma ve anlama ameliyesine girmez.

İnsan her daim milliyetçiliği(asabiyetçiliği) olan bir varlıktır. Sadece ırki değil düşünsel ve sosyal alanda da bu kendini gösterir. Kaynak milliyetçiliği de vardır. Kendi tarihsel döngüsünde kaynaklık eden şeylere sıkı sıkıya bağlıdır. Bu kaynağı ömrü boyunca korumaya çalışır ve geleceğe sağ- salim devr etmek ister. Bağlılığı ve okuyuşu da artık ritüelleşen bir sürece bağlı olmaya başlar.

İnsanlar çoğu kez kaynaklardaki bilgilere yeni anlam kazandırma çabası içinde olmaz. Ortaya çıktığı dönemdeki yüklenilen anlam ile bütün zaman içindeki değişimler göz önüne alınmadan değerlendirme çabası içinde olunur. Bu nedenle kaynakları genellikle başka insan ve medeniyetler geliştirirler. Geleneğin dışından gelerek hakikate yaklaşmaya çalışırlar. Onlar bu kaynağı yeni bir anlam örgüsünde değerlendirme çabası içinde olurlar. Kaynakları geliştirenler ve yeni okumaya tabi tutanlar, kaynakları üretenler değil dışardan gelerek eserlerin hakkını verenler olmaktadır.

Kaynakların yorumunda oryantalist okuma ve yorumlama biçimi hastalıklarından biridir. Bir başka ülkenin kaynaklarını insanlığın faydasına kılacak bir aktarım ve yorumlama değil kendi hâkimiyet alanını tahkim etme ve yaygınlaştırma çabasının parçası olur. Batı bu anlamda kendi dışındaki ülkelerin sadece yeraltı ve yerüstü hammaddelerini sömürmedi. En büyük sömürüyü kaynak eserleri ve bilgilerin aktarımında yaptı. Diğer ülke ve kıtalarda elde ettiği bilgiyi- kaynağı aldı. Ancak bundan tüm insanlığın arayışlarına cevap verecek üretimden ziyade kendi çıkar ve menfaat odağına yerleştirdi. Öyle yorumlar yaptı ve izahlar getirdi ki kaynakların anlaşılmasını kolaylaştırma değil karmaşık, kaotik bir yapının oluşmasına hizmet etti. Diğer yandan kaynaklardan faydalanırken, kaynakları aldıkları ülke ve insanlara bunlar ile ilgili özgüveni zedeleyecek, küçümseyici, basite indirgeyen tutumlar ile psikolojik üstünlük sağlamaya çalıştı.

Sonuç:

İnsanlığın kurtuluşu da, kaybedişi de yine aklı ve birikimi ile olmuştur. Tarihi ve kaynakları bir yandan ayakbağı olurken, diğer yandan derin çıkmazlardan kurtaran klavuza dönüştü. Bunu kendi hayatına mecz eden insan oldu. Kaynak insan- kaynak bilgiler toplumu hakikate yaklaştırırlar. Var oluşunun gerçekliğine ulaştırırlar. Var olanları doğru bir şekilde okuma, anlama, yaşama çabası ile birlikte yeni bir şeyler yaratma çabası da vücud bulmalıdır. Kaynaklarla kurulacak sağlıklı bir ilişki yeni kaynakların oluşmasına fırsat verecektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s