KUR’AN-I KERİM, DOSTOYEVSKİ VE İNSANLIĞIN VİCDANI

Kitap okumada farklı farklı yöntemler vardır. Kitap okurken birkaç tane birden okuma olduğu gibi birini bitirip diğerine geçme şeklinde de vardır. Bir kitabı baştan sona kadar okunduğunda konu bütünlüğü sağlandığı ve yorumların daha sağlıklı yapılabileceği iddia edilir. Farklı metinleri okumanın faydaları da yok değil. Metinler arası bağ, değerlendirme fırsatı yakalanabiliyor ve bu da düşünceyi zenginleştirip olaya farklı mecralardan bakabilme fırsatını veriyor.

Kur’an- ı Kerim(1) ile Dostoyevski’nin Ezilenler(2) romanını okurken aralarındaki anlam ilintisi açısından bazı karşılaştırmalar yapmaya çalıştım. Kur’an- ı Kerim’de okuduğum metin Bakara suresinin 196 ile 210 ayetleriydi. Dostoyevski’nin Ezilenler romanının ise 2. bölüm 11. kısımdı. Ayetlerden ve romandan bu bölümlerdeki bazı anlam ilintileri üzerinde durmakta fayda vardır.

‘Karanlık, hüzünlü bir öykü. Kasvetli Sen- Petersburg göğü altında; büyük şehrin karanlık, izbe köşelerinde sürüp giden karmaşada; azgın bencillikler, çarpışan çıkarlar, korkunç sefahat âlemleri ve gizlice işlenen cinayetler arasında yaşanmış yüzlerce öyküden biri’(3) Bu “karanlık ve hüzünlü öykü” sadece romanın yazıldığı 150 yıl önce yaşandı ve bitti mi acaba? Bu paragraftaki San- Petersburg yerine İstanbul, Paris, Kahire, New York, Riyad, Londra, Tahran, Moskova, Tokyo koyarak düşünelim bir fark görebilir misiniz? Yaşananların ne kadar benzer olduğunu görüp bunu ortadan kaldırmanın aciliyetinin ne kadar olduğunu gözlemlemenin farkına varmanın zamanı çoktan geçiyor bile. Muhammed Esed’in ‘Mekkeye Giden Yol’ kitabında yazdıklarını hatırlayalım: ‘1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa’yla birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden karşımda oturan adama takıldı gözlerim; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu; dizlerinin üzerinde pahalı cinsten güzel bir çanta, bir parmağında kocaman bir elmas yüzük vardı. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşüyle bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum; ekonomik hayatı altüst eden ve halkın görünüşünde genel bir pejmürdeliğe yol açan o çetin enflasyon yıllarından sonra geldiği için hemen göze çarpan bir refah havası… Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedeni bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Ağzı sert, çarpık ve eminim alışkanlık eseri, anlamsız bir tebessümle kasılıp kalmıştı bu bayanın. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, bu istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer. Ve hepsinde, bu yüzlerin hepsinde aynı hüznün kalemiyle çizilmiş derin, gizli bir acı vardı; öylesine gizli ki, yüzlerin sahipleri bile farkında değildi bunun. Gerçekten garipti bu. Hiç bir zaman çevremde bu kadar çok mutsuz, bu kadar çok hüzünlü yüzü bir arada görmemiştim; ya da acısını sessiz çığlıklarla haykıran bu yüzlere daha önce hiç bu gözle bakmamıştım. Bu müşahede öylesine sarsıcıydı ki, Elsa’ya açmadan edemedim. Ve bir portre ressamının dikkatiyle, Elsa da çevresindeki yüzleri incelemeye koyuldu. Sonra şaşkınlıkla dönüp “Haklısın.” dedi, “Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki… Acaba kendileri bunun farkındalar mı?”

Farkında olmadıklarını biliyordum, çünkü eğer farkında olsalardı, her gün daha fazla refah, daha yeni alet edevat ve belki birbirlerinin üzerinde daha fazla tahakküm gücü elde etmekten başka umutları, ‘hayat standartlarını’ yükseltmek arzusundan başka bir amaçları ve gerçeklerle örülmüş bir inançları olmadan, hayatlarının böylesine boş, böylesine müphem acılar içinde sürüp gitmesine göz yumamazlardı herhalde… Eve döndüğümüzde, masamın üzerinde açık duran Kur’an nüshasına gözüm ilişti. Mekanik olarak, kitabı kapatıp kaldırmak için elime aldım, fakat tam kapamak üzereydim ki, açık sayfadaki ayetlere gözüm takıldı; okumaya koyuldum:

Daha çok, daha çok (şeye sahip) olmak hırsına tutuldunuz,

Tâ ki, kabirler (iniz) i ziyaret edinceye, (oraya ininceye) kadar.

Yo, öyle değil, ilerde bileceksiniz!.

Hayır, hiç öyle değil, ilerde bileceksiniz!

Hayır, bir bilseniz kesin (bir) bilgiyle,

And olsun ki, cehennemi göreceksiniz.

And olsun ki, günü gelince apaçık göreceksiniz onu:

Sonra, and olsun ki, (size verilen) nimetten sorulacaksınız.”

Bir an öylece sessiz kaldım. Kitabın elimde titrediğini görüyordum. Sonra onu Elsa’ya uzattım. ‘Oku’  dedim. ’Bugün metroda gördüğümüz tablonun bir yankısı değil mi?’ Bir yankıydı, evet, bir cevaptı: bütün şüpheleri bir hamlede gideren bir cevap. Şimdi artık, bütün şüphelerin ötesinde, biliyordum ki, elimde tuttuğum kitap Allah kelamıydı; insanoğluna onüç yüzyıl önce vahyedilmiş olmasına rağmen, açıklığından, vüs’atinden hiç bir şey kaybetmeden, ancak bugün, karmaşık, mekanize fezalarda cirit atan bir çağın ortasında tezahür eden bir gerçeği haber veriyordu açıkça.

Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: Ama tamah ve açgözlülük başka hiç bir çağda bugün olduğu kadar, eşyaya yönelmiş ölçüsüz, taşkın, başka her türlü duyguyu gölgede bırakırcasına ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa vurmamıştı. Daha çok şeye sahip olmak, daha çok şey yapmak, daha çok şey başarmak… Bugün dünden daha çok, yarın bugünden daha ilerde. İnsanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları; daha yanına varır varmaz çözülüp yok olan ve aşağılayıcı bir biçimde hiçleşen hedeflere… Her başarıyı yeni ve daha parlak hedefler izliyor ve her hedefin başında onları daha acı, daha tüketici bir hiçlik bekliyordu. Ve bu, dinmez bir susuzluk halinde insan ruhunu kemire kemire tâ mezara kadar böylece uzayıp gidiyordu; ama kimse bu amaçsız koşunun farkında değildi, görmüyorlar, bilmiyorlardı.

‘Hayır, öyle değil, ilerde bileceksiniz!

Hayır, bir bilseniz kesin (bir) bilgiyle,

And olsun cehennemi göreceksiniz.’

Hayır, bu kelâm, uzak Arabistan’ın uzak geçmişinde sesini yükselten ölümlü bir insanın hikmetli sözleri olmaktan çok daha öte bir şeydi. Ne kadar hikmetli olursa olsun böyle bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez, böylesine hâkim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. Hayır, Kur’an’da konuşan, Muhammed’in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesti ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına…(4)

Muhammed Esed 100 yıl önce daha Müslüman olmadan Berlin metrosunda insanların yüzündeki ifadeden bu ızdırabı ve acıyı görmüştü. Yaşadığımız şehirlerde insanların yüzüne dikkatlice bakalım ve gözlerindeki anlamı bir yere not edelim. Dünyamızda insanlığın bu derin acılarını anlamadan, tanımadan ve çıkmazlarını çözümlemeden sesimizin yankı bulamasını beklemek beyhudedir. ‘Çağımızda sorun sadece şehirlerin imarı, rasyonel yönetim, doğanın ve tabiatın araştırılması değildir. Gökdelenler arasında böcekler gibi görünen, beton yığınlarının arısında kaybolup giden modern bireyin yalnızlık sorunu vardır. Tek kişilik varoluş gerilimleri, varlık karşısında duyduğu korku ve titremeler olmadan insanın kendini bulması ve insanlaşması mümkün değildir.’ (5) İnsanlığın yaşadığı kaosu anlamanın yolu gözlerindeki anlamı çözebilmekten geçer. Doğu toplumları miskinliğin, teslim olmuşluğun, kaderciliğin kıskacında anlam ve hedef derinliğini kaybetmiş halde sürekli ‘Mehdi’ bekler gibi bekleyişini sürdürüyor. Batı ise sahip olduğu mülkteki hükümranlığının, maddi değerlerin belirlediği yaşam biçiminin verdiği yönsüz bir süreç içerisinde kendini nerede ve nasıl arayacağını bilmeden tarihsel yürüyüşünü sürdürmektedir.

‘Ey iman edenler hepiniz toplu halde sulha giriniz. Şeytanın (nefsinizin- çıkarlarınızın- korkularınızın) adımlarına tabii olmayınız, Halbuki bütün işler Allah’a döner…’ (6) İnsanlar tarihleri boyunca yaşadıkları acılar katlanarak büyüyor. Bu acıların kaynağı insanın kendi nefsi ve diğer insanların elinden- dilinden- nefsinden gördüğü acılardır. Karmaşa ve bozgunculuğun arttığı, ekinlerin ve insanların yok edildiği, zulmün kıtalar arasında ışık hızıyla dolaştığı çağda insanların toplu halde “Sulh”a girmesinden başka çözüm yolu kalmadığı ortadadır. İnsanlığın derin vicdanında bu çağrı yankısını bulmalıdır.

Ezilenler romanında Dostoyevski bir yerde kendi hayatından kesitleri verir. Dostoyevski romanında ‘Dinle hiç ilgim yoktur, uydurma şeylere de inanmam; ama bazen herkeste olduğu gibi, benimde başımdan ilginç, açıklaması zor birkaç olay geçti.’ (7) diyen Genç bir yazarın kiralık ev ararken yolda ve ardından oturduğu pastanede rastladığı ihtiyara olan ilgisi ve onun izini takip ederken yaşadığı olayları konu ediyor. İhtiyar adam, köpeğinin ölümünün farkına varınca kendisi de dayanamaz ölür. Ölürken yanında bulunanlar arasında olanlar arasında olan Vanya onun bahsettiği evi bulmaya koyulur. Evi bulduktan sonra ihtiyarın hayat hikayesinin izini sürerken kendi yaşadığı olayları da konu edinir. Okuduğum bölümde işte bu annesi ölmüş yetim ve öksüz kalan, yanında barındığı kadının türlü eziyetlerine maruz kalan ihtiyar adamın torununu yanına alır. Genç yazar; hasta, gururlu, ketum kızın bakımını görür. Petersburg’da gidecek başka yeri olmayan kız kendisini ihtiyar dostu İhmenev’e vermek isteyen Vanya’ya vermemesi için yalvarır. Çünkü İhmenev’in evi terk ettiği için kurtarmak istediği kızına karşı duygularının farkına varmıştır.

“Vanya: Onu tanımıyorsun ki. Tam tersine, gayet iyi adam

Elena: Hayır , hayır, kötü adam; her şeyi duydum!

Vanya: Peki ne duydun?

Elena: Kızını bağışlamak istemiyor.

Vanya: Ama onu seviyor. Kızı ona karşı suçlu olduğu halde onu düşünüp üzülüyor.

Elena: Niçin bağışlamıyor? Ama şimdi bağışlasa bile kızı gitmesin ona.” (8)

Suçlu olduğu düşünülen, tercihleri herkesçe kabul görmeyen davranışlara gösterilen müsamahasızlık yeriliyor. Suçlu olduğu düşünülen koşulsuz bağışlanarak değil suçu yüzüne vurularak kabul edilmeye çalışılıyor. Sevgi karşılık beklemeden verilendir. ‘Sizi seviyorum. Çünkü beni yalnız siz seviyorsunuz.’ (9) Genç yazarın hiçbir karşılık beklemeden ve üstelik hiç tanımadığı kıza yaptığı yardım ve fedakârlıklar karşısında biraz önceki tavrı gösteren kız buna minnetle ve takdirle karşılıyor ve bunu gerçek sevgi olduğuna hükmediyor; onurlu duruşunu da kaybetmek istemiyor. Sevgiler metalaşıyor, yavanlaşıyor, basitleşiyor. Bir karşılığı, faydası oranında değer kazanıyor.

Kur’an- ı Kerim ayetlerinde konu olarak Hac ve burada uyulacak bazı kurallar konusunda Müslümanları uyarıyor. Ve şöyle bir çağrı ile devam ediyor: ‘Ey akıl sahipleri! Benden korkun ve azığın en hayırlısı takva azığıdır.(10) İslam geleneğinde korkuyu sadece kalp ile izah ön plandadır. Akılı önceleyenlerin Allah’a tam bir ibadet ve teslimiyet içinde olamayacakları düşünülerek bundan uzak durulmaya Kalp merkezli bir düşünüş inşa edilmeye çalışılmıştır. Ancak burada düşünen, tefekkür eden insanları böyle bir tavra çağırıyor. Hac çağrısı ile insanlık arasındaki ırk, bölge, sermaye merkezli bölünmeleri aşarak insan olarak varlığını bulması ve sorumluluk alanını keşfetmesi gerekiyor.

Yazarın dostu yaşlı İhmenev’in kızı bir prense âşık olur. Prens ise bu aşka sadık kalmaz hep oyalama ile hem onu ailesinden koparır hem de kız artık geri dönmeye yüzü kalmamış çaresiz halde bırakır. Bu da yetmez Prensin babası kendi hizmetçileri olan bu aileyi yolsuzlukla suçlayarak ve mahkemede karar aldırarak yüklü bir ceza ödemeye mahkûm eder. Gözünü para ve makam hırsı bürümüş olan Prensin babası ve onun hiçbir değere bağlı kalmayan oğlu aileyi acıdan acıya sürükler. Bu durum günümüz batı toplumunu bize hatırlatır. Zenginliklerle dolu dünyanın hayalini kuran ve bunu elde etmek için başta kendi vicdanı olmak üzere insanlık vicdanını ayaklar altına alıp ezen, insanlığın sosyal- kültürel- ekonomik mirasını sömüren batı medeniyeti ve onun bugünkü hiçbir değere bağlı kalmayan, kendinden umut besleyip, aşkla bağlanan doğu ve 3. dünya ülkelerini boş vaadlerle sömüren ve hayallerle dünyasını besleyip aklından yoksunlaştıran çocukları hala yaşamaya devam ediyor.

Kur’an- ı Kerim şu ayetlerle devam ediyor: ‘(Sadece dünyayı isteyenlere karşılık) kimisi de şöyle der: Rabbimiz bize dünyada da güzel hal ver ve ahirette de güzel hal vardır.  Bu dengeyi insanların kurmasını ister ancak insanların bir çoğu Kalbinde olan şeye de Allah’ı şahit tutar, O, taraf tutan inatçı biridir, sizden ayrıldığı vakit arz üzerinde fesat çıkarmak için koşar, mahsulü ve nesli helak etmek için çalışır.’ (11) Kurtuluş çağrısı yapanların çoğu “fesat çıkarmak için koşan, mahsulü ve nesli yok etmeye çalışan” konumundadır. Ancak bunların maskeli, yalancı, sahtekâr, çıkarcı çağrılarına koşan ve karşılıksız bir aşkla sevenler bu yolda umutlu bekleyişlerini hala sürdürmektedirler. Yeryüzü dünya- ahiret dengesini kurmaya çalışanlar ile sadece bu dünyanın hâkimiyeti ve kazancı için çalışan insanlar arasındaki mücadeleye sahne olur.

İki metin karşılaştırıldığında görülmektedir ki insanlığın vicdanı ile Allah’ın mesajı ortak noktada her zaman buluşacaktır. “Vicdan Patlaması” çağımız için kaçınılmazdır. İnsanlık vicdanı vardır. ‘Eğer olmasaydı tarih boyunca bütün dinler ve devrimler hep aynı sloganlar etrafında gerçekleşmezdi. Lao Tse’nin, Konfüçyüs’ün, Buddha’nın, Zerdüşt’ün, Mani’nin, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in, Sokrat’ın, Eflatun’un, Aristo’nun söylemleri “on” şu kadar “kelime” etrafında dönüp durmazdı. Eğer olmasaydı “adalet” insanlığın uğruna en çok ter ve kan döktüğü büyülü kelime haline gelmezdi. Demek ki bir insanlık vicdanı var ve o her çağda kendisine üfleyecek bir soluk bekliyor. Zira her şeye rağmen insanlık onunla ayakta duruyor. Ve “o ses” hiçbir yere sığmıyor fakat oraya sığıyor.’(12) Allah ayetlerini insanların derin yakarışlarına ve sıkıntılarına cevap ve çözüm yolu olarak göndermiştir. İnsanlık bugün yine derin bir yakarışta bulunuyor. Bu sese kulak vermeli ve yeni ayet inmeyeceğine ve Allah’ın evrensel- çağlar üstü vahyinde bunu cevabı- çıkış yolunu bulmak gerekmektedir.

Kaynaklar:

1-Kur’an-ı Kerim Meali Rayiha Yayıncılık

2-Ezilenler / Dostoyevski- Bordo- Siyah yayınları

3-Ezilenler / sayfa– 255

4-Mekke’ye Giden Yol- Muhammed Esed

5-Arzın Merkezinde Buluşmalar Sunum Metninden- İhsan Eliaçık

6-Bakara Suresi- 207

7-Ezilenler sayfa-8

8-A.g.e. sayfa- 246

9-A.g.e. sayfa- 249

10-Bakara Suresi / 197

11-Bakara Suresi / 204

12-Bir İnsanlık Vicdanı var mıdır? / İhsan Eliaçık- Yarın Dergisi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s