SINIFSAL GERİLİMDE DİN VE MESLEK EĞİTİMİ

eğitim

Türkiye’de olaylara ilişkin okumalarda herkesin hemencecik ortaya koyduğu bazı hazır tanımlamalar var. Cumhuriyet yılları boyunca İlerici- Gerici, Laik- Anti Laik, Alevi- Sünni, Müslim- Gayr- ı Müslim, Türk Kürt, Sağ- Sol gibi kavramlar üzerinden konumlar belirlenmeye devam ediyor. Hâlbuki yaşananlar mücadele bir sınıfsal gerilimin izdüşümüydü. Egemenler bu izdüşümü fark ettirmemek için sürekli olarak yeni kavga ortamları, ideolojik angajmanlar ve ayrışmalar yarattılar. Halk bu konuları tartışa dursun, kendileri egemenliklerini kökleştirmekle meşgul oldular.

Cumhuriyetin ilk yıllarında kaybedilen topraklardan Anadolu’ya gelen kalifiye kadro ideolojik konumları ve aidiyetleri uygun bulunmadığı için devre dışı bırakıldılar. Onların yerine yeni bir kadro ikamesi sağlandı. Cumhuriyet Halk Fırkası merkezli olarak şehirlerde Halk evleri, kırsalda da Köy enstitüleri üzerinden oluşabilecek boşluk doldurulmaya çalışıldı. Devlet eliyle oluşturulan iktisadi teşekküllere eleman gerekiyordu. Bu ihtiyaç henüz hareketlenmeyen şehirlerden sağlandı.

Köy enstitüleri nüfusun çoğunluğunun köy- taşrada olması hasebiyle bu nüfusun şehirlere geçişini engellemek amacıyla kuruldu. Köylünün şehirlere gelerek mülke- iktidara ortak olmasını- müdahale etmesinin önü kesilmeliydi. Köylüye meslek kisvesi altında sözde çağdaşlaşmanın unsurları verilmeye çalışıldı. Yeni kültür- inanç çizgisi benimsetilme çabasına girişildi.

1950 sonrasında özel sektörün uluslararası sanayinin montajcılığına talipli olması ile birlikte vasıflı- vasıfsız insanlar istihdam edilmeye başlandı. Köylünün yerini işçi almaya başladı. Bu işçilerden eğitim ve diploma da istenmiyordu. İşçilerin kendi varlık alanlarına müdahale edecek derecede güçlenmesi önlenmeye çalışıldı. İşçi örgütlenmesi olan sendikaların var olması engellenmeye çalışıldı. Hatta 12 eylül sürecinde işçinin memurdan daha fazla maaş almasından kaynaklanan sözde eşitsizliği gidermek için yapıldığını iddia eden darbe aktörleri bulunacaktı.

1980 sonrasında ülke kapılarını ucuz işgücü ve maliyet düşüklüğünden dolayı küresel şirketlere açtı. Bunu büyük sevinçle karşılayan ülke aktörleri işçilerin modern köle gibi çalıştırılmasına göz yumdular ve bunu sürdürecek düzenlemeler yaptılar. Bu fabrika- sanayinin bütün kollarına iş gücü yetiştirilmesi için talepler doğrultusunda okullar açıldı. Küresel sermaye yerli işgücünü sömürüsünün bütün yolları açıldı. Fabrikalarda sendikalı olabilen çok az işçi kaldı. Dönemlik işçiler alarak karlarına kar katarak sömürü çarklarını çevirmeye devam etmektedirler.

Şu anda meslek eğitiminin süresi tartışıladursun sorunun bu boyutu sermaye kaçışı korkusu ile hiç gündeme gelmemektedir. İşçilerin hakları adıyla bir dava sol için ütopya, dindarlar içinse ülkeyi tehdit eden bir unsur haline geldi. Anadolu sermayesi vakıf- cemaatlere yaptıkları yüklü bağışlarla vicdanlarını rahatlata dursun, işçilerin lanetini ancak Allah duyuyor. Burada asıl tartışılması gereken meslek sahibi olanların sahip olduğu hakların niteliğidir.

1940’larda köylüsün köylü kal, 1980’lerde işçisin işçi kal anlayışına evrildi. Beyaz yakalı tabir edilen üniversite mezunları kölelik maaşı olan asgari ücrete talipli bir halde elde diploma, kapı kapı iş dileniyor. Sermaye-mülkü korumaya alan, paylaşımını teşvik etmeyen anlayış şimdilerde kendi okulunu kurarak emek ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Devlet refah-kazanç-kar payından paylaşımı zorlayacak uygulamalar- açılımlar- politikalar yerine sürekli onların var oluşunu garantiye alan, sömürü paylarını artıracak yaklaşımlar üretiyor. Halka ise bu sürece eklemlenmek için “Daha kısa yoldan nasıl eklemleniriz?” diye eğitim politikalarını konuşmak kalıyor.

Şu andaki gerilimlerin diğer kaynağı olan din eğitimi, cumhuriyet tarihi boyunca siyasal gerilimlerin merkezinde olmuştur. Bu gerilimin nedeni din düşmanlığı değil egemenlik mücadelesinin parçası olarak sınıfsal hâkimiyetini devam ettirmektir. Yasaklayan anlayış gün geldi açmak için bütün imkânlarını seferber etti.

Müslüman dindar halk cumhuriyetin ilk yıllarında “devlet elden gidiyor” diyerek tavır aldı. Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kaldırılması, şapka kanunu ve alfabe değişikliği gibi uygulamalarla siyasal alanda dinin elden gittiğini düşünen kesimler bu defa “insanların imanı elden gidiyor” diyerek mücadeleye girdiler. Siyasal taleplerini sıfırlayarak din eğitimi-öğretimi adı altında eserler vermeye, çalışmalar yapmaya giriştiler.

 

Dini temsiliyet iddiasında olan kurumları kapatan devlet sadece şeyhülislamlık kurumuna dokunmadı ve devamında diyanet kurumunu oluşturdu. Bu kurum devlet adına din anlayışının kontrolü ve halkın yönlendirilmesinde gerekli olacaktı. Bu kurumun eleman ihtiyacı için imam-hatip liseleri ve yüksek İslam enstitüleri açılacaktı.  Bunların sayısı hem devlet hem de halkın katkılarıyla günden güne arttı. Bu kurumsallaşma çabası din adamlığı sınıfını doğurdu. Şu anda camilerde görev yapan imamlar din adamı olarak nitelendirilmektedir. Din adamlarının bir de en büyük olanı var. Kendi aralarında belli bir hiyerarşi var. Diyanetten cemaatlere, tarikatlara kadar bu hiyerarşik yapı kurulmuş durumdadır.

İmam- hatip liseleri açılış amacına uygun düşmeyen yoğunluk oluşunca 28 Şubat süreciyle birlikte orta kısımları kapatıldı. Üniversiteye giriş sürecinde katsayı uygulaması ile ilahiyat dışındaki bölümlere geçişleri engellendi.

İslamcıların bir kısmı dinin eğitim kurumlarında verilmesi çabası için batı kaynaklı okulların Osmanlı’nın sön dönemi ve devamında oynadıkları etkili rol de dikkate alarak bu alana yoğunlaştı. Eğitim kurumunda dinin öğretileceğine dair oluşan kanaat ile birlikte vakıf, cemaat, tarikat ve diğer yapılar dinin öğretildiği kurumlar oluşturma çabasına girdiler.

Akıl- kalp kirliliği had safhaya ulaştığından bir kere din eğitimi adıyla bir alan oluşturulamaz. Peygamberler din adamı değildi. Sahabeler ve onların takipçileri din eğitimi ve öğretimi için bulunmuyorlardı. Böyle bir sınıf ve bu sınıfın kurumları- tapınakları yoktu. Hiyerarşileri yoktu. Dini anlamak ve yaşamak için bir statü ve özel yeteneğe sahip olmak gerekmiyordu. Dini anlamak ve yaşamak için diplomalara, anlayış kabiliyeti açısından prof. gibi ünvanlara gerek yoktu.

Dini eğitim kurumları adıyla yeni tapınaklar inşa edilmeye devam ediliyor. İlahiyat fakülteleri bu tapınaksallaşmanın üst katmanını oluşturmaktadır. Bu tapınaklar şu anda güya dini bilginin eğitimi ve öğretimini yapmaya çalışıyorlar. Hangi dini bilgi? Kurum varsa bu kurumun hizmet ettiği bir güçte vardır. Bu güçte hiçbir zaman kendi zararına dokunacak bir bilginin inşa edilmesine izin vermez. Şu andaki ilahiyat fakültesi tapınaklarında, cemaat gettolarında, tekke zindanlarında ve imam-hatip liselerinde hakikat ölçüsünde bir eğitimden ziyade egemen yerel- küresel siyasal ve ekonomik gücün talepleri doğrultusunda bir eğitim verilmektedir. Bu ise ihyayı ve inşayı değil ifsadı doğurmaktadır.

Halkın dini bilgi- eğitim noktasındaki talebi “cehenneme gitmesini engelleyecek” derecede olmasıdır. Cehenneme gitmesini engelleyecek bilgi olarak ta kelime- i tevhidi bilmesi yeterlidir. Dini eğitim kurumu olarak gördüğü yere gitmesi- bulunması- diplomasını alması kurtuluşunu sağlamış ve anne-baba için sorumluluğunu yerine getirmiş bir halet- i ruhiye içinde bulunmasını sağlamaktadır. Onun dışında ahlak, tavır ve duruş olarak nerede durduğu ve yaptığı önemli değildir. Hem devletin, hem de cemaat ve tarikatları dini eğitim politikaları diploma merkezli bir anlayışa hizmet etmiştir. Diplomayı almışsa dini eğitimi ve bilgisi tamdır. Bu diploması olmayanın dini bilgisi ve eğitimi zayıftır. Bunun sonucu olarak her türlü ahlaki düşkünlük, rezalet, kaos, kimlik ve yaşayış içinde olan nesillerin oluşmasına neden olmaktadır. Beş vakit ezanın okunduğu topraklarda işadamı işçisini sömürmekte, müslümanım diyen uyuşturucu satmakta, müslümanım diyen genelev- birahane işletmekte, giyim kültürü insani ölçülerden dışarı çıkmakta, her türlü kitle iletişim araçlarında –tv-internet- gazete- dergi- en düşük pespaye ahlakın öğeleri yaygınlaşmakta, ticarette faiz ve yalan olmaksızın faaliyette bulunulmamakta, yöneticiler her türlü adaletsiz tavır ve uygulamaları hem de büyük destekle sürdürebilmekte, insan ilişkilerinde her türlü güven ortadan kalkmaktadır.

Dinin okullarda öğretilebileceğine dair oluşan inanış bir yanılsamadır. Bu ülkede çoğu evde dini eğitim veriyor iddiasında olan resmi kamu ve özel sektör cemaatlerden geçen-bulunan insanlar hiçbir şey karşısında tutunamayan halde bulunmaktadırlar. Artık dindar insanlar şu anda ben çocuklarıma dini evde öğretemiyorum, hâkim olamıyorum, dini ruhu aşılayamıyorum diye yarı kapalı cezaevi tarzı yurt ve kurslara göndererek sözde din eğitimini tamamlamaya çalışmaktadır. Bu aslında büyük bir itirafı barındırmaktadır. Ben evimde, işyerimde, hayatın diğer alanlarında dini yaşamıyorum, yaşamadığım için etkide bulunamıyorum. Bu vesileyle ‘Buyrun bu çocuğu alın, siz adam edin, dindar edin’ diye görev taksimi yapılmaktadır. Bu noktada devlette bu görev taksiminde yerini alarak ‘dindar gençlik’ yetiştirmek için harekete geçmiş görünüyor. Okullara seçmeli ders koyarak, imam- hatip orta kısımlarını açarak dindarlık yaygınlaştırılacakmış. İmam- hatipe gidenler dindar oldular diyelim, diğer okullara gidenler seçmeli din dersinde alacakları bilgilerle dindar mı oluverecekler? Devlet- halk aklı halen bu kurumların ihdasıyla gençliğin dönüşümünü hedefliyor. Kendisi dönüşmemiş, ticaret dönüşmemiş, kültür dönüşmemiş, ahlak dönüşmemiş, bilinç dönüşmemiş ama birkaç ders ve diploma ile gençlik dönüşecek? Ne ham hayaller, umutlar, yanılgılar…

Şu anda dindarlar-hem de devletin ve özel sektör olan cemaatlerin eğitiminden geçmiş dindarlar modern zamanların alışkanlık, eğlence, yaşam, tavırlarına karşı savunmasız haldeler. Hiçbir şey karşısında tutunamıyorlar. Makam görüyorlar, hemen tüm iddialarından vazgeçiyorlar. Para, kadın, inşaat, fabrika görüyorlar, Talut’un o iddialı imanlı askerleri gibi hemen bu nehirlere girmeye çalışıyor, yıkanıyor ve susuzluklarını giderinceye kadar içiyorlar. Yine tutunamıyorlar. Girdikçe, yıkandıkça, içtikçe hâkim olduklarını zannediyorlar hâlbuki ağırlaşıyorlar, bitiyorlar. Hayat dini değil okul-tapınak dini bilindiği için tutunamayanlardan oluveriyorlar.

Uygulanan  politikalar ile küresel sistemin talebi de yerine getirilmiş bulunmaktadır. İslam’ın hakikat ruhunun- nefesinin kendi güç ve imkânlarını ortadan kaldırmaması için din öğretil-miş gibi, dindar-mış gibi, eğitimi veril-miş gibi yapılarak, ruhsuz, dinamiksiz, iradesiz bir anlayış ve kuşakların yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Bütün dünyada din-hayat anlayışları uysallaştırıldı, mabedlere ve okullara hapsedildi. Bu egemenlerin işlerini kolaylaştırdı. Hâkimiyetlerini sağlamlaştıran ardında da destekleyen bir sürece dönüştürdü. Batıda, doğuda, kuzeyde, güneyde her yerde bu afyonlaştırılmış ruh desteklenmektedir.

İslam; Kâbe’de bir eğitim modelini bize önermektedir. Kâbe bir tapınak değildir. Mabed değildir. Bir kişinin- grubun- devletin- kurumun hâkimiyeti altında değildir. Kâbe bir evdir. Bildiğimiz ev. İnsanın evi. Bu ev Allah tarafından değil bir insan tarafından yapılmıştır. Adı Allah’ın evidir, çünkü hakikate dair olan ve yaşanan her şey- her yer onundur. Burası dini bir mekân değildir. Dini olduğunu kabul ettiğimizde onu dünyadan koparmış olacağız. Burası ne dini, ne de dünyevi değil bir hayat mekânıdır. Hayat; dini ve dünyevi olarak ayrılamayacağı için burası da dini mekân olarak tanımlanamaz. Bu ev bir üniversite değildir, fakülte değildir, okul değildir, tekke değildir, türbe değildir. Din adamları adıyla bir sınıf burada bulunamaz. Herkes dini sorumluluk alanındadır. Burada kimseye geldiği için diploma vermez. Paye vermez. Yaşamın akışında –tavaf halinde- sürekli bir duyarlılık, teslimiyet ve tavır alışı ortaya koyar. Yaşam bütünlüğünde bu süreç bir kişinin önderliğinde- rehberliğinde yürümez. Orada her insan önderdir, halifedir, kuldur. Sınıf ayrımı olmadığı gibi sorumluluk ayrımı da yoktur. Herkes eşit sorumluluğa sahiptir. Şuurludur, her anında diğer bir insana söz ve davranışıyla zulm edip etmediğine bakar ve insanlar birbirinin elinden-dilinden emin halde tarihsel yürüyüşlerini gerçekleştirirler. İlahi bütünlük içinde ev- iş hayatı arasında -Safa ve Merve arasında- dünyalık iaşelerini, ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılamak için mücadele ederler. Birbirlerine zulm etmezler, hakkını almazlar, payını kapmazlar. Din bu şuur üzerine insanların var oluşunun toplamıdır. Dini eğitim adıyla özel bir alan, grup, statü üzerinden bu ifadelendirilmez.

Müslümanların yaşadıkları yerlerde tapınaklaşan binlerce mekân bulunmaktadır. Medrese, cami, mescid, tekke, türbe gibi isimlerle anılan yerler taşlaşmış ruhların- iradelerin güç- iktidar ilahına tapınıp durdukları yerler haline gelmiştir. Buralarda eğitim- öğretim adı altında zamandan, tarihten, yaşamdan soyutlanmış akıl- kalpler yetiştirilmektedir. Mekânlarımızı ana evimiz olan Kâbe’deki gibi işleyişe ve yaşayışa dönüştürmediğimiz müddetçe hakikate yolumuz düşmeyecektir.

İslam’da din adamları sınıfı olmadığı gibi dini eğitim mekânı ve okulu da yoktur. Din hayattır ve hayatın her anında bir tercih ile insanı iyi- doğru- güzel olana yani tevhide yöneltir. Belli okul ve bölgelere hasredildiğinde ve yaşayış tarzı değil sadece eğitim tarzı ve bunu mesleki sınıf olarak bir tercihe yöneltmektedir. Okuldaki olan aile, sokak, işyeri, benlik, insan ilişkileri, kültür tercihleri, siyasal duruşlarına yansımadığı için din cami ve okul dışında bir yere anlayış olarak etkilememektedir. Sınıf, okul, tapınak merkezli değil yaşam ve irade merkezli bir anlayış ancak din dediğimiz hakikatlerin yaşam bulmasını sağlayacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s