28 ŞUBAT’TA NEBEVİ ÇİZGİNİN İMTİHANI

gülenistler

Tarih boyunca insanlık mücadelesinin tarafları vardır. Hz. Âdem- Şeytan, Kabil- Hz. Habil, Nemrut- Hz. İbrahim, Firavun- Hz. Musa, Ashab- ı Kehf- Roma, Hz. İsa- Roma ve Din Geleneği, Hz Muhammed- Mekke Oligarşisi, Seyyid Kutub- Abdunnasır, Malcom X- ABD, Humeyni- Rıza Şah, Said Nursi- Türkiye Cumhuriyeti… Şahıs, toplum veya kurumların ortaya koyduğu mücadele örnekliği nebevi çizginin mücadele örnekliğini teyid etmekte ve sürdürmektedir. Bu anlamda bireysel veya toplumsal ne anlamda olursa olsun ulusal- kabile tarihi değil damar tarihi merkezli düşünülmelidir. Tevhidi arayış içindeki insan her coğrafya, kültür, toplum ve medeniyette bu ruhun izini sürer. Bu damarın uğradığı- açığa çıktığı benlikleri bulmaya ve dirilişin sesi olmaya çalışır. Arayıcısı- uygulayıcısı- mücadelecisi olur.

Her toplulukta kesintisiz süren bu mücadelenin Türkiye halen sürmekte olan sınavını vermektedir. 28 Şubat bu mücadeleye yönelik yapılmış bir müdahaledir. Egemen hegemonyacıların insanlığın vicdanına ve taleplerine yönelik tertibidir. Bu tertip bu zihniyetlerin yapısını bilenler için çok tanıdık gelmektedir.

İki taraf var dedik. İki tarafın mücadelesinde her kesim kendi mücadele usulüne- yöntemine- ahlakına- anlayışına göre davranır. Elde edilen sonuç bu sürecin nasıl devam ettirildiği ile alakalıdır.

28 Şubat müdahalesinin direkt veya dolaylı muhatapları vardır. Görünürdeki muhatapları siyasi irade olarak tecelli eden anlayışın temsilcileridir. İlk ve en önemli muhatap anlayış ve ahlakını İslam’ın ve fıtratın belirlediği istikamet üzerinde belirleyen kesimlere yönelik olmuştur.

Halk bu müdahalenin birincil muhatabıdır. Türkiye’de yaşayan halklar arasında sistemin müdahalelerine yönelik tavırları çok aşağılayıcı olmuştur. Etnik ve dini olarak kendilerini 2. sınıf- sistem dışı- yabanıl olarak kabul edip konumuna göre tavrını ortaya koymuştur. Bu tavır onurlu bir mücadelenin tarafı olarak değil zulmedenlere yakınlaşma- benzeşme- kabul görme isteği şeklinde tezahür etmiştir. İmparatorluğun sonu- Cumhuriyetin ilk dönemlerinde gayri Müslimlere yapılan haksızlıklara Müslüman halk sessiz kalmış, 1923 darbesine boyun eğilmiş, 1960 darbesine sol- ulusalcı çizgi alkış tutmuş muhafazakar kesim ezilmiş, 71 müdahalesinde sol kesim acılar çektirilmiş, sağ kesim sessiz kalmış, 80 darbesi tüm kesimleri ezer geçerken, darbe sonrası muhafazakarlara sıcak göndermeler yapan darbe aktörleri, 28 Şubat ile Müslüman- muhafazakar kesime yönelik bir dizayn çabası içine girmiştir. Her etnik, dini, mezhebi toplum yapısının karşı olduğu veya taraftar olduğu bir darbe süreci vardır. Sol kesimin çoğunluğu, kürt ulusalcıları, liberaller, Alevilerin çoğunluğu, ulusalcı milliyetçiler darbe aktörlerinin yanında yer aldılar. Sermaye sahipleri medyaları aracılığıyla bu sürecin yönlendiricisi oldular. Anlı şanlı sendikalar beşli çete organizasyonları içinde darbe hareketliliğini sivil kanattan desteklediler.

Halk tüm bu olan biten karşısında etnik- ideolojik veya dini konumuna göre tavır almıştır. Sistem bu müdahalelerin tümünde etnik-ideolojik-dini bir kesimi kendi yedeğine almış ve müdahaleyi öyle gerçekleştirmiştir. Halk devlet geleneğine hem itiraz eden ama öte yandan sessiz kalarak kendisine yönelik bu müdahaleyi en az maddi hasarla savmaya çalışmıştır. Halkın bu müdahale sürecinde esas beklentisi ekonomik beklentilere göre şekillenmiştir. Halk ekmek bulmadığı zaman itiraz sesini kısık bir şekilde ifade etmekte yoksa özgürlük- güvenlik ekseni ikinci planda gelmektedir.

Bu müdahalenin siyasi oluşum ve aktör olarak muhatabı İslamcılardır. İslamcılık tarikat- cemaat, STKlar, sendikalar, ekonomi örgütleri, okullar ve partiler üzerinden kendini ifadelendirmiştir. 1700’lü yıllar ile birlikte Müslüman topluluklar ve devletlerin Batının yükselişi karşısında medeniyet ve din olarak nasıl bir cevap üretilmesi gerektiği konusu her daim ana soru halini almıştı. Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı, sömürge devletlerin ortaya çıkışı, ülkelerde bilfiil işgallerin olması, Filistin’in işgali, İran Devrimi, Afganistan İşgali, Müslüman Kardeşler hareketinin ortaya çıkışı dünya genelinde İslam’ın temsil ettiği damarın var oluş mücadelesinin ana kırılma noktalarını oluşturmaktadır. Türkiye bu tartışma ve arayışların merkezindedir. Payitaht merkezinde bu arayışlar hem bireysel hem de kurumsal olarak tartışılıyordu. Cumhuriyet dönemi İslamcı anlayış ve siyaset geleneğinin mücadele içinde var olmaya çalıştığını görüyoruz.

28 Şubat’a gelindiğinde siyasal olarak cumhuriyet devrinin ilk dönemlerinden itibaren sürekli dışlanan- engellenen- baskı altına alınan- ezilen- idam sehpalarında sallandırılan anlayışın onlara rağmen hükümet kurabilme gücüne erişmesi ve kontrol dışı olarak bağımsız hareket etme emareleri göstermeye başladığını görüyoruz. Siyasal- sosyal- kültürel ekonomik alanda varlığını ve örgütlülüğünü ortaya koymuştur. Belediyelerdeki üstünlük ile topluma kendini kabul ettiren anlayışın ekonomi- siyasal ve kültürel alanda da var olduğu görülür. Siyasal gelenekte belirlenen ideolojik çizgi dışında bir hareketin var oluşuna göz yumulamaz. Bunu NATO üyesi olan bir ülkede Uluslararası sistemin de kabule yanaşmadığı görülür.

Siyasal alanda onca tecrübeye- geleneğe rağmen iktidar ortağı olan yapı aşama aşama gelmekte olan müdahaleyi iyi okuyamadı. Gelen müdahaleyi seyretti, gelip kendisine çarptığında ise iş işten geçmişti. Siyasal oyuncular manipülatif ve göreceli bir tavır geliştirdiler. Siyaset kodlarını çözümlemeden akışa kendilerini kaptırdılar. Siyaseten ortaya konulan müdahaleyi boşa çıkaracak tavırlar geliştiremediler. Savunma pozisyonunda ezik, pasif, kendi rol ve gücüne inancını kaybetmiş halde beklediler. Halkın desteğine inanmadılar, siyaset aktörlerine yönelik Menderes’in darağacı tehditini savuşturamadılar. Diğer toplum kesimlerini kucaklayacak ve muhalefet kesimlerini kendi yanlarında yer alacak şekilde tavır üretmediler.

Medyanın büyük manipülasyonlarını boşa çıkaracak açılımlar sağlayamadılar. Askeri ve sivil bürokrasinin hoyratlığını ve çirkin yüzlerini gösterecek adımlar atamadılar. Mağduriyet psikolojisi içinde seyrettiler. Mağdurları koruyacak, mazlumun dili olacak şekilde yaklaşamadılar. Mağdurları görmezlikten geldiler, maruz kaldıkları baskıları boşa çıkaracak tavırlar geliştiremediler. Kendilerine küfredenlere karşı sessiz kaldılar.

Müslüman topluluklar örgütlü bir şekilde cemaat- tarikat içinde bulundular. Cemaat- tarikatların çoğunluğu müdahale sürecinde sessiz kalmayı yeğlediler. Yapılanları kendi üstlerine almayarak hareket ettiler. Bunu diğer parti- cemaat- gruba yönelik bir tavır içinde düşünerek kendi var oluş alanlarını korumaya çalıştılar. Birçok tarikat- cemaat müdahale aktörleri önünde diz çöktü. El- etek öperek kendilerinin ne kadar zararsız olduklarını göstermeye çalıştılar. Kendi kurumsal yapılarına halel gelmemesi için her türlü tavizi verdiler. Müslüman alim- önderler suskunluğun derin çölünde gezinmeye başladılar.

Kimilerine göre zaten imam hatipler din dışı kurumlardı. Yurt- dernek- vakıflarını dokunulmasın, ne olursa olsun. Kendi hizmetlerine hiçbir şey olmasın, diğerlerinin akıbeti neyi bulursa bulsun anlayışına girdiler. Nitekim darbe sonrası seçimlerde kendilerine iyilikleri dokunulduğu iddia edilen Mesut Yılmaz’a oy toplama mücadelesine girdiler. Bazı kanaat-cemaat önderleri bil fiil darbenin sivil aktörü haline geldi. Gazete gazete, televizyon televizyon dolaşarak mevcut hükümetin icraatlarını onaylamadıklarını ve çekip gitmesini açık açık dile getirdiler. Onların İslam’ın anlayışı ile güya Milli Görüş hareketinin anlayışı birbiriyle örtüşmemekteydi. Aşırı İslamcı görüşleri barındırmıyorlardı. İslami devlet modeli olmadıklarına inandırmaya çalışıyorlardı. Bürokraside ise eşlerinin başlarının açtırıyor, ne kadar modern bir kültür içinde olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Başörtüsü İslam’ın asli emirlerinden değildi. Okullarda ve işyerlerinde başörtülü olarak bulunmamanın siyaseten fetvaları verildi. Dindar görünüm içeren hiçbir öğeyi göstermemeye çalışıyor, söylem olarak suskunluğu tercih ediyorlardı.

İslamcı hareket içinde radikal olarak nitelendirilen yapılar 28 Şubat süreciyle birlikte dağıldılar. Oysa içlerinde tutuklanan ve hapsedilen insan sayısı çok az olduğu halde devleti değil hareket ve ideallerini sorgulamaya başladılar. Yapılanların suçu kendilerindeymişçesine eziklik içine girdiler. İlk olarak cemaat bağlarını koparmaya başladılar. Görüşmemeye ve kendilerini inkâr etmeye başladılar. İlke ve ideallerinden bahsedildiğinde sahiplenmediler. Örgütler tarafından kandırılmış gibi devletin kendilerini hoş görmelerini istediler. Zaten zenginleşmeye başladıklarından, devlet kademelerinde yerler kapmaya başladıklarından ve belediye ihalelerinde cepleri ve mideleri şiştiğinden hareket kabiliyetlerini yitirmeye başladılar. En acıklı süreci bu tür hareketler yaşadılar. Savruldular, görünmemeye çalıştılar. Kendilerini halka unutturmaya çalıştılar. Yapılanları ve söylenenleri bir yol kazası olarak görülüp hoş karşılanmasını istediler. En büyük iddia sahipleri onlar iken en sert düşüşü kendileri yaşadılar.

Sistem hangi alanda suçlama yapmışsa muhalif olan veya görünen Müslüman dindarlar, kendilerinin farklı değil bilakis onların benzeri olduklarını kanıtlamaya giriştiler. Sermaye- ahlak- iş ahlakı- televizyon- kültürel alan- bireysel alan hangi hususta eleştiri alındıysa hepsinde iddialardan vazgeçilerek benzeşme çabası öne çıktı. Suçluluk psikolojisi içinde aidiyetlerini kanıtlamaya çalıştılar.

Askeri ve sivil bürokrasiden, okullardan ve diğer kurumlardan atılan insanlara sahip çıkılmadı. Herkes onları görmezlikten geldi. Telefonlarına çıkmadılar, evlerine almadılar. Kimse dertleri nedir diye sormadı. Hapishanelere atılanlara vebalı muamelesi yapıldı. Onlar ve aileleri binbir yoklukla yüz yüze bırakıldılar.

Ekonomi cephesinde ise siyaset alanına benzer olaylar yaşanıyordu. 28 Şubat darbesinin en önemli hedeflerinden biri bağımsız bir sermaye birikiminin oluşması ve çalışma örnekliğinin ortaya çıkmasıydı. Dindar kimliğe sahip iş adamları başörtülü çalışanlarını, sakallı işçileri, namaz kılanları işten çıkardılar. Okullarda uzaklaştırılan başörtülü öğrenciler yurt dışında okumak için burs istediğinde zenginler ikinci eş olmayı teklif ettiler. Başörtülüler ile kim evlenecek cinsinden soruların bile sorulmaya başlandığını görüyoruz. Bazı işadamları darbe aktörlerinin resmi veya sivil kuruluşlarına milyondolarlık bağışlarda bulunarak devlete biatlerini yeniliyorlardı. Şehirlerde fişlenen işyerleri içinden çıkmak için çalmadık kapı bırakmıyorlardı. Almanya’da mescitleri mesken edinen dindar para simsarları topladıkları paralarla Antalya sahillerinde sefa sürdüler. Din hizmet adına halkın bağışları toplanan paralarla açılan başta televizyon kuruluşları olmak üzere uluslar arası sermayeye satıldı. İlginçtir, biri FOX, biri de CNN’e satıldı. Kurumların isimleri kültürel olarak tamamen batı imajı ile çizilmiş isimler arasında tercih edilerek gizlenmeye çalışıldı.

Müslüman kimlik açısından bireylerde önce teslimiyet sonra da teklif edilen kimliğe sıkı sıkı sarılma pozisyonuna girildi. Müslüman kimlik bir an önce çıkarılması gereken ‘gömlek’ olarak görüldü. Müslüman tavır sosyal hayattan çekildi. Kimse artık İslam’a göre fetva sormamaya başladı. Ne olursa olsun, makbul ve normaldir anlayışına geçildi. Devlet tarafından hoş görülmeyen her şey söylemden ve pratikten çekildi. Başörtüsü direnenlerin mücadelesi sonucu hakları kazanılmadı. Kazanılmadığı için bir daha ki engellemeye kadar devam edebilirler.

Darbe sürecinin 1000 yıl süreceğini belirten eski genelkurmay başkanına nazire ediliyor. Hani 1000 yıl sürecekti? Onlara göre darbe süreci bitmiştir. Darbeciler bir kez daha mağlup edilmiştir. Her darbeden sonra bu düşünce hâkim olmaktadır. 1923 darbesinden sonra Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın, 1960 darbesinden sonra Adalet Partisi’nin, 1971 muhtırasıyla Bülent Ecevit önderliğinde CHP’nin kazanması, 1980 müdahalesinin ardından ANAP’ın iktidara gelmesi, 28 Şubat’tan sonra AKP’nin seçimleri kazanması darbe süreçlerinin bittiği şeklinde yorumlanmaktadır. Önceki örneklerde olduğu gibi süreç sona ermemekte, kendi içinde evrilerek devam etmektedir.

28 Şubat darbesini devlet kazanmıştır. Halk kazanmadı. Müslüman kimlik ve ahlak yerle bir edildi. Darbe aktörlerinin şu anda yargılanma evresinde olmaları bir şey değiştirmiyor. Bu ülkede bir direniş geleneği içinde bu haklar kazanılmadığı için her an elden alınma durumu ile de karşı karşıyadır. Darbe süreci canlı bir şekilde devam ediyor. Darbecilerin kazanımları yerle bir olmadı. Zevahiri kurtarmak adına atılan göreceli adımların değeri yoktur. Kazanımlar tüm toplum kesimlerini kapsayacak şekilde yaygınlaştırılmadı. Üstü örtülerek gizli şekilde devam ettirilmektedir.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s