BİR YAZARIN “ALIN YAZILARI” (İNSAN DEYİNCE)/ OSMAN AKTAŞ

logo

Değirmen Yayınları tarafından çıkan yazılar dizisi… Yayınevi sahibi Rüstem Budak’ın kaleminden okuyucuya sunuluyor. 4 bölümden oluşan kitap 311 sayfadan oluşmakta.

Kitabı elinize aldığınız zaman kapak doğrudan sizi etkilemekte ve zihninizde kapağa dair bir yazı yazma sorumluluğu hissettiriyor. Ben bir bahar sabahı tan ağarmasıyla ıslak bir zeminde kendi şavkına basarak yürüyen bir adamın, neden bilmem, sabah namazından döndüğü düşüncesine kapıldım. Eminim kitabı her eline alacak olan farklı bir izlenime kapılacaktır. Arka kapak ise önsözün son paragrafından alıntılarla kitap hakkında okuyucuya fikir verme amacı gütmekte.

Kitap Rüstem Budak’ın kısa biyografisi ile başlıyor. Rüstem Budak anne ve babasına ithaf ettiği bu kitabı kendi yazdığı önsözle devam ettiriyor. Önsöz zaten kitabın tanıtımı niteliğinde olduğu için ben tanıtımdan ziyade kitabın değerlendirmesini yapacağım.

1.BÖLÜM / İNSAN DEYİNCE/ DOKUZ YAZIDAN OLUŞMAKTADIR

İlk yazı “Düşünmeye Başlarken”… Bu yazıda Türkiye’nin en önemli sorununu kaleme alıp okuyucuyla dertleşen Rüstem Budak, hem düşünen ve gören insanların olmadığından yakınan, hem düşünen ve gezen insanların yok edilme, hatta yetişmesini engelleme çabası içinde olan bir Türkiye’yi sorgulamakta. Bu yazıda karanlıktan korkan, ama karanlıktan çıkmaktan da korkan garip bir topluluğun mizacını bize sunup, alışılmışın dışında bir yaşamın var olduğunu ve farklı yaşayabilmenin de mümkün olacağına dikkat çekiyor. Türkiye de aydın kavramının bir etiket olarak yapıştırıldığı kimseler, gerek siyasi, gerek içtimai ve gerekse iktisadi çıkarlar peşinde koşmaktan onur ve namusunu unutmuş bir başka bir görüntü veremediklerini gösteriyor.

“Varoluşun Temelleri: Korku-Çıkar-Sevgi ve Anlam…Yazı, “Giriş”, “Korku”, ”Çıkar”, ”Sevgi”, ”Anlam”,”Sonuç” alt başlıklarından müteşekkil bir yazı.

Görüş başlıklı kısımda kişinin doğa ve canlılarla ilişkileri, hayatın temelleri ve bu temellerin insan hayatını (irade,düşünüş,algı) etkileyen kaynaklar ele alınıyor.

Korku, bu kavram üç farklı şekilde insan önüne çıktığı Rüstem Budak tarafından değerlendirilmekte ve bu kavramın insan üzerindeki etkileri üzerinde durulmakta.

Korkunun birincisi insanın kendi kendine yönelik korkudur ki, sevdiği birini kaybetmesi, akli melekelerinin kişiye oynadığı oyunlar olarak değerlendirilebilir.

Korkunun ikincisi lider ve yönetici konumunda olan insanların yönettikleri toplum üzerinde hükümdarlıklarını sürdürebilmek için kullandıkları veya kullanabilecek oldukları zulüm unsurlarının sürekli gündem tutması denebilir.

Korkunun üçüncüsü ise Allah ya da yaratıcı gücün inanç amacıyla oluşturulduğu manevi baskının ortaya çıkardığı korku olarak Rüstem Budak bu kavramı bizlere empoze etmekte.

Çıkar kavramı Rüstem Budak’la bireysel, siyasal, toplumsal, ekonomik çıkarlar olarak dört gurupta inceleniyor. Bu çıkarlar bazen sosyal gelişmeler, bazen ihtiyaçlar, bazen de liderlerin belirlediği tespit olarak yapılıyor. Kişiler aile ve kendi istek ve ihtiyaçları doğrultusunda, devletler ise toplumsal, siyasal ve tarihsel yapılanmaları doğrultusu ve imkânları gözeterek çıkarlarını belirlediklerinden söz ediliyor.

Allah – insan arasındaki ilişki de bir tür çıkar ilişkisi olarak verilmekte. Allah insandan birbirlerine yardım ile kendisine kulluk yapılmasını emrediyor ve karşılığında cenneti vaat ediyor. İdeolojilerde de durum aynı ruhsal doyum için şart edilen çaba… Ahlaki derinlik, toplumsal sorumluluk ve bireysel tutum bazen bir çıkar, bazen bunları görmezden gelmek için çıkara hizmet olur. Rüstem Budak da zaten hayatla çıkarı eşdeğer saymaktadır.

Sevgi: bu kavram büyülü sözlerin söylenebilmesi için verilen ve alınan bir ilham gibi… Bazen hüzünlü bir öykü bazen trajik bir son, bazen bir kahramanı elden ayaktan eden kılıç, bazen de insana insan olmayı öğreten duygu… Hakkında neler yazılmadı ki… Kerem’i Aslı’ya kül eden, Muhammed’i Hakk’a kul eden, Karun’u bir avuç kumda pul eden, Meryem’i evlenmeden dul eden, Müslüman’a Kâbe’yi yol eden, bu kavram değil mi?

Rüstem Budak sevgiyi işlerken Arapça aşk ve Türkçe sevgi kavramlarının karşılaştırmasını yapıp çeşitli sosyolog, psikolog ve edebiyatçılardan konuya ilişkin görüşlerine yer veriyor. Yazı oldukça ilgi çekici…Yazının büyüsünü çok da bozmak istemiyorum, ancak ben aşk ve sevgi kavramlarının aynı olduğunu düşünüyorum. Bana göre kelimelere yüklenen anlamdan çok, kavramları bedeninde yaşayanların algı farkından kaynaklandığı kanaatindeyim. Düşüncelerine katılmamakla beraber Şeraiti’nin tepkileri hayli ilginç…

Rüstem Budak konuyu işlerken dili hayli güzel kullanıyor ve muğlak hiçbir anlatıma yer vermiyor. Akıcı, sade ve sürükleyici… Tıpkı aşk gibi…

Anlam ; insan denen varlığın bilgi içine alabileceği soyut ve somut bütün unsurları tanıtma amaçlı kullandığı söz öbekleri olduğundan bahseden Rüstem budak, bu özelliği yalnızca insana özgü olduğunu ekliyor. Anlamın olmadığı ya da anlamın yitirildiği ortamların ise kaosa dönüşmesinin kaçınılmaz olduğunu söylüyor.

Sonuçta sonuç olarak : “İnsan: Akıl, kalp ve nefes ile müteşekkil olduğu için bu unsurlar birbirinden bağımsız bir yapıda değildir… İlişkilerini dayandırdığı korku, çıkar, sevgi ve anlam temellerinin kendi içindeki yansımaları farklı farklıdır. Bu düşünce, ruh, beden, hayat, gelecek, mutluluk, başarı gibi ömür boyu yaşamına şekil veren unsurları bu dört temelden hareket ederek pratize eder. Bu varlık tanımları insanlar arası çatışmanın – mücadelenin dili, imkanı ve zemini olabilmektedir. ” diye kendisi tanıtmak ve değerlendirmekte.

“Akıl Hamalı İnsanın Serüveni”… İnsan nefsiyle aklı arasında bocalayan bir varlık. Gördüğünü öğrenme ve seçme becerisine sahip tek canlı… İnsan denen varlık dışında kendisine elbise ve barınak yapan başka bir canlı türü var mı? Bu insan denen canlının diğer canlılardan daha gelişmiş olduğunu gösteriyor.

Allah’ın Ahzap Suresi 72. ayetinde emaneti teslim alabilecek cesarete sahip başka bir canlı yok. Bu da bana göre insanın diğer canlılara göre daha cesur ve daha küstah olduğunu gösteriyor.

İnsanı sorgulayan bir varlık olarak anlatan Rüstem Budak, akıl sahibi varlıkların zaten bunu yapması gerektiği üzerinde duruyor. Allah, İbrahim Suresinde ölüm ve dirilme sürecini İbrahim’in sorgulamasında örneklendiriyor. Aynı surede İbrahim’in Allah’ı bulmasına da değiniliyor. Semai kitaplar bence trafik işaretleri gibidir. İlk kez gittiğimiz bir ülkede trafik işaretlerini takip ederseniz, kimseye sormadan gideceğiniz yeri bulursunuz. Kur’an ise navigasyon aleti… Nereye gideceğiniz bilindiğinden adres teslimi gidiyorsunuz. Ama kimi insan kullanamıyor, kimi insan kullanmıyor.

Ne güzel hamallık insan olmanın yükünü taşımak, Allah’tan razı olmak, Allah’ı razı kılmak…

“İnsanlığın Ortak Mülkleri, Hava-Toprak-Su ve Ateş” adlı yazıda insanlığın temel ihtiyaçları olan hava, toprak, su ve ateş unsurlarından söz ediliyor. Yazının gidişince beni en çok etkileyen ” …Âlem içinde insan bir cüz iken âlemdeki varlıklar insanın hizmetindedir. Ancak emrinde değildir…” ifadesi…

Hava; Rüstem Budak ” İnsan nefesinin ana unsuru. Almak ve vermek zorunda” diyor. Oysa bana göre almak ve vermek insan fıtratında var olan bir unsur. İnsan nasıl cüzi sıfatlarıyla Allah’ın bir minyatürü ise alma ve verme konusunda da Allah’ı taklit etmekte. Yanlızca bazı insanlarda alma daha gelişmiş, bazı insanlarda verme duygusu daha gelişmiş. Hava insanın zorunlu kullandığı en temel dört ihtiyaçtan biri. Bu yüzdendir ki, ortak kullanım arası daha bir özenle kullanılmalıdır. İnsan kavramını layıkıyla kullanandan bu ölçüye de riayet etmekteler. Kullanmayanlar ise malum…

Toprak; insanın yeryüzünde kullandığı olmazsa olmaz varlıkların bir diğeri… Birinin yeryüzünün hepsine sahip olduğunu bütün insanların onayladığını varsayalım. Süreci 70 ile 100 yıl arasında değişiyor. Bu da ancak olsa olsa kiracıdır. Hatta öldüğünde bile kendisine tahsis edilen mezar 5 yıl sonra başkasına devrilmesinde bir mahsur olmadığı biliniyor. Kişi kendine ait olmayan bir yer için neden hastalık derecesinde sahiplenme yoluna gider anlayamıyorum. Rüstem Budak da bu konuyu işlemekte.

Su; garip değil mi, yeryüzünün üçte ikisi su, insanın dörtte üçü su… Oysa kullanılabilir su miktarı hiç de fazla değil. Neredeyse bahsi geçen su savaşları başlayacak. Oysa bilimsel çalışmalar savaş ve ölüm üzerinde yürütülmek yerine, insan yaşamı için yürütülse, bu kullanılmaz durumdaki sular da kullanılabilir olurdu. Hava temizleyen araçlar, su arındıran araçlar, toprağı zararlı maddelerden arındıran araçlar yapılsa ne iyi olurdu değil mi ? Mesela; Ali Cemal’in bir şiirinde …

Bu dünya doludur dolu nimeti

İnsanlığın huzur barış cenneti

İnsanlığa hizmet bunca serveti

Silahlar yaparak kâr demesinler.

Dünya aydınları siyaset tutsun

İnsan aleminden cehalet gitsin

Senlik benlik de ne kavgalar bitsin

Şu koca dünyaya dar demesinler

Ne kadar da güzel dile getiriyor. Allah’ın insan hizmetine sunduğu su denen nimetin bile kirlisine temizine bakılmaksızın üzerinden rant sağlayan alçakların varlığına değinen Rüstem Budak, bunların kendilerini ticaret yapanlar olarak topluma sunduklarını yazmakta ve insanların ruhlarındaki kirin doğayı ve doğadaki yaşamı sağlayan toprak, su ve havayı da kirletmesine dikkat çekmekte…

Rüstem Budak, konusuna değinirken hem islami, hem diğer inanışları dikkate alarak konuyu işlemekte… İnsanın nasıl kibir ve nefsi doğrultusunda şeytanın kâhyalığını yaptığını anlatmakta… İnsanın doğayı kullanırken şehir ve köy yaşantısının insan üzerindeki etkilerine de değiniyor. “Şehir insanları köle ya da efendi olarak seçenekleri sunmaktan öteye geçmiyor. Enerji kaynaklarını ellerinde tutarken muhtaçları, mazlumları, mahrumları her an bundan alıkoymakla tehdit etmektedirler. Onlara burada yaşamanın koşulu olarak ya efendilerine teslim olacaklar ya da bu şehirden çıkacaklardır.”

Rüstem Budak temel kullanım unsurlarının insanlar tarafından eşit ve adil kullanmadıklarını engelleyen fitnenin yok oluncaya kadar onlarla savaşılmasının Allah’ın buyruğu olduğuna değiniyor.

Ben cihat kelimesinin silahlarla ve öldürme yoluyla yapılması anlamında olduğu düşüncesinde değilim. Cihatta öldürme eylemi, eğitim, yardımlaşma, ibadet, adalet, kişilerin birbirlerine saygılı davranma, bunların uygulanmadığında sosyal müeyyide uygulama anlamı da vardır. Yani insanın Allah’ın kurallarına uygun yaşaması zaten cihadın kendisidir.

alın yazıları

“Medeniyetlerin İnsan Tanımlamaları”

Bu yazının dört bölümden oluştuğunu yazan Rüstem Budak, girişte insan, insanlık tarihi, bilimsel veriler ve insanın kendisini tanıyarak tekrar insana sunma uğraşına değiniyor. “Yunan Medeniyetlerinde İnsan” adlı bölümde yöneten ve yönetilen iki kesimden oluştuğu kabul edilen insanın yöneten sınıfının tanrı ve yarı tanrı, yönetilen sınıfın ise köle ve hizmetkar olduğu ileri sürülmekte, delil olarak da Yunanlıların Zeusu, Mısırlıların Firavunu örnek gösterilmektedir.

Önceleri paylaşımcı olan insan modern çağa ilerledikçe bencilliği, kibiri, ve açgözlülüğüde onun paralelinde gelişme göstermiştir. İnsanın yapısını, düşlerini ve amaçlarını araştırıp düşünce üreten kişilere filozof denmiş. Bu adamlardan Aristo-akıl Stoacılar-kendini savunma güdüsü, Antishenes-Erdem Empedokles-Kan, Aristippos-Haz, Sokrates-Sevgi, Platon-İyi ideasını savunmuştur.

Filozoflar yönetime dokunmadan üretilen düşüncelerinden dolayı taktir toplamışlar, özgürlük konusuna değinenler ise cezalandırılmışlardır. İnsan zaten Platon mağara görüşünde cezalı bir varlıktır. Hayaller mağara dışında özgür, gerçekler mağara içinde prangalıdır.

Bu yapının hiç değişmediğini günümüz yaşam koşullarına bakarak görebiliriz.

“Hint – Çin  Medeniyetlerinde İnsan” ana başlık yazıda Rüstem Budak İnsanın alın yazısının yaşadıklarıyla kendisi oluştuğunu, amel denilen unsurun alın yazısı olduğunu dile getiriyor. Doğu düşüncesinde önce amel gelirken, Batı düşüncesinde varlık amelin önüne geçmekte olduğunu Cemil Meriç’e dayandırıyor. Yazar ve bilge bir insanın amelle varlığı bir bütün olarak görebildiğini ve bunları birbirinden ayırmanın sağlıklı bir düşünce platformu oluşturulamayacağı kanaati olduğu üzerinde duruyor.

Varlık kaynağının Tanrı’nın kendisi olduğundan birleşmenin huzur ve mutluluk vereceği inancı doğuyor. Hint düşüncesinde Samsara, işlem düşüncesinde vahdet-i vücut kavramlarıyla eş değer bir anlam kazanmakta. Her iki düşüncede de iyilik yapan iyilik, kötülük yapan kötülük bulur(ahirette) , düşüncesi yaygınlaşmış ve dünyadaki yaşama da uyarlanmıştır.

Buda ve Konfüçyus’un insan düşüncesini değerlendiren Rüstem Budak; Gandhi’den alıntıyla tamamlıyor bu alt başlığı

“Batı Medeniyetinde İnsan”

Bu yazıda batı dünyası 19. yy sonlarına kadar insanın günahkâr olarak doğduğunu ve kendisine Âdem’den bu günahın genler yoluyla taşınmışçasına bir inanca sahip oldukları süregelmekte olduğunu söyleyen yazar, modern batıda artık çocukların günahkâr olarak doğmadıkları inancınında geliştiğini bildirmekte.

Aynı batı yine özgürlüğü halk için kullanan bir kitlenin olduğunu ve olması gerektiğine inanırken, özgürlüklerin sınırsız kullanımından yana olmuştur. Bu düşüncenin vahim sonuçlar doğurduğunu gören Russeau yere yıkılan atı kaldırmak için kırbaç kullanan bir arabacıya müdahale ettiği ve aralarından sopa yediğide bilinmektedir.

Bütün bunlar ne başkası adına özgürlük kullanımının, ne insanlarca sınırsız özgürlüğün kullanabileceğinin mümkün olmadığını fark eden batı yeni bir düşünce sisteminin de arayışına başlar.

Damuin, Descantes, Kant’ın görüşlerine de yer veren Rüstem Budak Batı’nın arayışını islam nezdinde değerlendiriyor.

“İslam Medeniyetinde İnsan” yazısında Rüstem Budak, İslam Medeniyetinde herşeyin zıddı ile kaim olduğuna dikkat çekiyor. Bu zıtlık varlıkların çatışması değil, varlıkların mudayesesi durumunu doğurmakta.

Burada insan unsuruna baktığımız zaman değerlendirme insan tarafından yapılıyor. Bunu da akıl, nefis ve irade denilen unsurlar sayesinde yapmakta.

İnsan bilimsel çalışmalarına başlarken en zor idrak ve çözümleme kendisi üzerinde olmuştur. Diğer çözümlemelerinde kaynağı yine insanın kendi kendini keşfiyle ilgili çalışmalarındakidir. Bu tanımlar bir medeniyet, yani şehircilik, yani birlikte yaşama ve paylaşma azmi ve kararlılığı sağlamıştır. Rüstem Budak konuyla ilgili saplamalarla hayli ilgi çekecek gibi.

“Kimlik Tanımlamaları” adlı yazıda Rüstem Budak, Yusuf Akuza’nın makalesiyle başlıyor yazısına ve birbirine alternatif düşünceler oluşturan kimlik tanımlama kavramlarının kendi toplumumuza uygun olanlarını veriyor. Bunlar, Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük… Peki bugün için toplumumuzu rahatlatacak kimlik kavramı ne olabilir?  Bunları kişilere sunulacak sorular ve alınacak cevaplar doğrultusunda bir değerlendirme yapmakta yazar. Birbirine yakın olmayan hatta zıt olabilecek bir fikir ortaya atan insanların ortak yaşam şartlarını oluşturamadan nasıl bir arada yaşadıklarını anlamakta kolay değil.

“Türk Milletinin Tarihsel Var Oluşunun Çabası İçinde Yok Olan Ve Türklüğün Üstün Özelliklerini Taşıyan, Bütün Türk Irklarının Birbiriyle Aynı Ciddiyet Hissini Paylaştıkları Bir Ülkede Yaşamak İsteyen Birisidir.

Emek, özgürlük, ekmek peşinde işçi sınıfının haklarını savunan, onları pozitive edecek, efendilerinin önünde diz çöktürecek her türlü düşünce, inanış ve kültürel dinamiğin yok edilmesini savunan birisiyim.

…”

Bunlara çağdaş demokrasinin radikal dinciler, Müslümanlar, ateistler, azınlıklara aitlik gösterenler ve olanlar sayılabilir.

Kendi varlığı içinde değişkenlik gösteren insan, bunu zamana yıkıyor ve değişen unsurun zaman olduğundan söz ediyor. Oysa zaman insanı yalnızca fizyolojik ve biyolojik değişim dışında etkilemiyor.

İnsanlar kendilerini köylü, şehirci, tarikatçı, dinci, cemaatçi, laik, demokrat, faşist, komünist, ateist gibi sınıflara ayırıp çatışma ortamı yansıtmaktalar. Bu durumu Rüstem Budak bakın nasıl izah ediyor:

“Kimlik insanın her doğuşunda başlayan bir tanımlama çabasıdır. Bu bireysel kimlik tanımından ya da çıkarak toplumsal-devletsel noktaya varır… Ulusların kendi kimliklerini tanımlamaları gerektiği iddiası ile bu arayışlar hızlandı… Yalnızlaştırarak, yabancılaştırarak değil bu ülkeye, bu topraklara ciddiyetini sağlayacak, kendi kimlik tanımını buradan yapabilecek bir öngörüye, tartışmaya ve konuşma zeminine ihtiyaç vardır. Bu zeminin olmadığı Türkiye’de kendi varlık anlamını yitirmiş, kimliğimi bulacağım derken kimliksizliğe mahkûm nice yığınların oluşacağı muhakkaktır.”

“Modern Çağda İnsanın Anlam Krizi” İnsan yaşadığı çağın, ülkenin, insanın, olayların tanığı durumunda… Gördüğü ve beraberinde yaşadığı toplum ile çalışan bir insanın hayat seyrini normal yürütmesi beklenemez. Bunun sonucunda nevrotik ve psikolojik sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor. Toplumsal boğukluğun temel kaynağı doyumsuzluk ve bencillikten geçiyor. “Haz” denilen nokta sürekli değişkenlik gösterdiği için insanda bir sonrasının arayışına kapılıyor. Bulamayınca da buhran geçinmeye başlıyor. Cinsellikte haz erkek erkeğe, kadın kadına ve farklılık arayışı ile sürekli eş değiştirmelere yol açmakta.

Barınakta haz; bugün ülkemizde de gözüktüğü gibi altın kaplama muslukları olan, çocuk ve büyük havuzları olan, biri bahçede biri terasta barbeküsü olan, her odada bir bilgisayar, bir televizyon olan, içinde bir oda bulunan ve her odada banyo ile ayakyolu olan yerler. Bahçesinde çeşit çeşit ağaçlar ve birden çok bahçıvanın olduğu konutlar…

Ulaşımda haz; her aile ferdinin bir otomobilinin olduğu ve bu otomobillerin türlü donanımlara sahip olduğu araçlar günden tutarken bunların her yıl değiştirilmesi de erkendir.

Bütün bunlara ana hatlarıyla değinen yazar. Bunları anlamlandırmayanların, bütün bu vesvese ulaşamayanların düştüğü bunalımlardan söz ediyor.

Görülüyor ki, insan kendi istek ve heveslerini sınırlandırmazsa doyum ve hazda sınır olmadığı için haz yavaş yavaş tatminsizliğe, tatminsizlik sonucu ise bıkkınlık ve nefrete dönüşüyor. Ancak kişi için yeryüzünün ve gökyüzünün her şeyi saçma gelmeye başlıyor.

Rüstem Budak Gandhi, Dostoyevski, Sezai Karakoç, Tolstoy, Muhammed İkbal, Sartre;  Mehmet Akif, Garaudy’den örnekler vererek ve çağı yorumlayarak yukarıda değindiğimiz konuya açıklık getirmekte… İşte kendi çıkarlarından kuşkulanmayan insan, çok büyük ihtimalle, Rüstem Budak’ın da dediği gibi, çıkış yolu olarak intiharı seçmekte… Oysa insan nefsinin ve heveslerinin uğruna köleliği tercih etmek yerine, hakkı ve onun buyruklarını sayıp kılavuz edinse, bu bunalım ve sıkıcılık yerine, özgürlük ve mutluluğu yakalamış olacaktı.

“Önderler ve Üstatlar Yüzyılın Sonu” adlı yazdığı yazıda; insana yeryüzündeki yürüyüşünü sürdürtüyor. “Bu yürüyüşle yıllar, çağlar, dönemler ve yüzyıllar kendine has değişimlerle insanlığın medeniyet yolundaki şahitliğine tanıklık etmeye devam ediyor” diyen yazar, varlıkların birbirine tanıklık ettiklerinden, hatta tanıklık edenlerin tanıklıklarına tanıklık eden varlıklarında bulunabildiğinden söz eden yazar, batı kendi medeniyetini kurup varlığını sürekli kılma programlarını yaparken, doğu kendi içinde parçalanmasını sürdürüyor ve parçalananlar bağımsızlık mücadelesi verdiklerinden söz ediyor.

‘Siz düşünmeyin sizin adınıza biz düşünelim, siz karar vermeyin biz sizin adınıza karar verelim. Siz yol yordam bilmezsiniz, sizin adınıza sizi biz yola yordama sokalım’ diyen liderler, şeyhler, dervişler, vekiller, partiler, dernekler, tarikatlar, tekkeler türedi. Kendi kıçını kurtardığından bile emin olamamış insanlar başkalarına ne kadar yardım edebilirler. İlimi kilime sarıp sırtlanan yaratıkların insanı götüreceği en temiz yer otlak ve çayırlardır. Her nedense peygamberi takmayan insan bu gibi kişilerin peşinden gitmeye pek meraklı…

Hâkimiyet duygusunu, iktidar duygusunu yaşayan ve bu duyguyu sürekli kılmak isteyenlerle bunların boyunduruğunu cennetin üst eşiği sanan zavallıların bu durumu görüp isyan edenleri bastırma gayretleri insanın kanını kurutuyor.

Bunca iletişim, bunca bilginin hayalden daha çok insanın gece gündüz karşısında uçuşması bile insana düşünme becerisi kazandıramıyor. Bu yüzden de Rüstem Budak ve Osman Aktaşkendi ateşlerinde Kerem misali yanma noktasına geliyor. Bu genetik bozukluğa nasıl bir genetik müdahale gerekir, kestiremiyorum.

“Siz Hangi Kuşaktansınız” diye başlayan yazıda, aslında sizi bir grup içinde yer almaya ya da bir grup içinde yer bulmaya zorlayan bir soru değil mi? Kaçımız bu soruya “Sizin varsaydığınız hiçbir kuşaktan değilim, gökkuşağındanım” yanıtını verebilecektir.

Rüstem Budak 1925, 1950, 68, 70, 80, 90 kuşağı diye bir sınıflandırmaya giderek kuşaklar arasındaki bütünlük, gelişmişlik ve bilgi birikiminin bir sonraki kuşak nasıl üst seviyelere taşıdığının özlemini duyarak, Türkiye gerçeğindeki, her sonraki kuşak bir önceki kuşağın inkârı, beceriksizliği ve bilgisizliği üzerine hareket ettiği üzüntüsünü bizlerle paylaşıyor.

1925 ve tek parti iktidarı Osmanlıyı inkâr ve kötülemekle işe başlayan ve yardımların gerek kötü günler tehtidi, gerekse karşıt görüşlerin baskı ve zulümle sindirilmesine gidilip, eskiyi anımsatacak her şeyin yasaklanması gündem tutuyor. Kısmen uygulanıyor, kısmen uygulanmıyor. Her şeyin uygulanmamasının sebebi ise büyük bir halk hareketinin tedirginliği olacağını düşünüyorum. 1950… Celal Bayar ve Menderesli dönem… Ezanın orijinal okunmasına geri dönüş… Medreselerin; daha doğrusu Kur’an okumanın serbest bırakılması… Halk da bir rehavet ve yaklaşık 25 yıllık gerginliğin yumuşaması… Bu durumun ve kendi prestijlerinin kaybolduğu endişesine katılanlar… Ne yapacaklarını bilemeyen ve ordunun yaptırımında medet arayanlar, tehditler, uyarılar…

Hükümet kanadında ise halktan aldığı güce güvenenler… Amerika desteğiyle halkın açlık güdüsünden yararlanıp kendi zaaflarına bağlayanlar… Amerika’nın eskilerini kullanmayı bir kalkınma, bir atılım olarak görenler… Geleceği ya göremeyen, ya da görmek istemeyenler…

1961 ordunun ve 1925 kuşağının birlikte yürüttüğü darbe ve Menderese karşı kazanılan zafer… Asılan üç devlet yöneticisi…

Aynı yıllarda Mısır’da başlayan İslami hareket ve Seyyid Kutub’un idamı… Türkiye’de İslami düşüncenin ayrıkotları arasında tohumunu patlatması…

68 kuşağı ve özgürlük hareketleri… Amerika ve Birleşmiş Milletler denilen sömürü toplumlarının Türkiye’yi adeta işgali… Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının bu duruma protestosu… 6 Mayıs 1972 ye kadar “Yanke go home” ve “Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye” sloganları…

1975 e kadar 68 kuşağının bertaraf edilmesi, sol ve sağ görüş olarak iki karşıt görüşün birbirlerinden nefreti sağlanarak silahlı çatışmaların şiddetinin artırılma çabaları…

Kenan Evren ve arkadaşlarını planladıkları darbeyi meşrulaştırıp, halkın kurtuluş olarak görmesi için hem çatışmaların artmasının, özellikle müdahale zemini olduğunda bunun yapılmaması… Rüstem Budak’ın da değindiği söz, 100’e yakın insanın öldüğü bir ortam.

12 Eylül… “11 Eylül’de bir yığın insan ölüp etraf silahla taranırken 12 Eylül’de kimsenin burnunun kanamaması ne tuhaf değil mi? Ülke aynı ülke, insan aynı insan, ortam aynı ortam, ordu aynı ordu ve dışarıdan gelmiyor, ülke içinde… Saat farkıyla her şey değişebiliyor… Ben bunu vatana ve topluma yapılmış bir ihanet olarak görüyorum. Bu generallerin görev yaptığı süre içinde öldürülen her canlının katillerinin bu insanlar olduklarını düşünüyorum.

12 Eylül… Düşünen insanların toplanıp yok edildiği, kitapların yasaklanıp imha edildiği bir milat… Düşünemeyen, günlük yaşamda prim peşinde koşan, cinsel ihtirasları aklının ve imanının önünde olan bir neslin yetiştirilme çabaları… Korku krallığı… Hem askerden, hem birbirinin ölümünü meşru gösteren bir güdümde yetişmiş nesillerin aynı kanlı ortama yeniden döndürüleceği korkusu…

Özallı yıllar… Askere rağmen özgürleşme düşüncesi… Siyasi yasaklılar… Özal’ın da “Eskiye dönersiniz ha!” tehdidi…

Özal ve yumuşayan siyasal yapı ile 1990’lı yıllarda hafif hafif varlığını gösteren İslam… İran’da yaşayan devrimin verdiği cesaret ve çeviri eserlerinin hızla tüketilmesi… Sağ ve sol düşüncenin 12 Eylül acısı ve şoku ile İslam’da filizlenme belirginleşiyor. Aynı zamanda Sayın Özal’ın “Benim memurum işini bilir” açıklamasıyla rüşvet ve yolsuzluk da resmileşiyor.

Başörtüsü yasağı, imam hatiplerin tehlikeli görülmesi ve dönemin başbakan yardımcısı Necmettin Erbakan’ın “Refah Partisi’nin arka bahçesi” tabirini imam hatipler için kullanması 28 Şubat sürecini doğuruyor. 28 Şubat da bugünkü manzarayı…

Atilla İlhan’ın “Hangi Sol” kitabı geliyor. Bende soruyorum; hangi İslam, hangi adalet, hangi doğruluk?…

Rüstem Budak’la ortak düşüncelerimizin yoğun olması belki de noter gibi onu tasdik etmemi sağlıyor. Onu okuyun ki, beni anlayasınız…

24 Kasım 2014

Bodrum

http://blog.milliyet.com.tr/bir-yazarin–alin-yazilari-/Blog/?BlogNo=493039

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s