BOZKIRIN ÇOCUKLARI

bozkirBozkır uçsuz bucaksız, insan ise küçüktür.
İnsan çok güçlü ve hünerli olmalıydı burada.

Cengiz Aytmatov
Coğrafya bir çok bakımdan medeniyetlerin oluşumunda etkili olmuş ve olmaya devam etmektedir. Sosyologlar coğrafyayı kurucu, dinamik unsurlardan biri olarak görmektedirler. İnsan tarih boyunca yaşadıkları ortam ile etkileşime girmişlerdir. Bu üretim biçimlerinden başlayarak sosyal yaşam, kültür, psikolojik yapı ve diğer bir çok alanı doğrudan veya dolaylı olarak insan yaşamını etkilemektedir. İbn Haldun ünlü eseri Mukaddime adlı eserinin “Havası mutedil olan iklimler, havanın insanların derilerine, renklerine olan etkileri ve diğer bir çok halleri” konulu mukaddimesinde “İnsanların sahillerinde yaşadıkları denizin üzeri düz ve yaygın olduğundan güneşin ışın ve aydınlıkları yaşamakta oldukları yurtlarına vurduğunda, etkisi kuvvetli olur ve havasının sıcaklığı artar; bu sıcaklık tesiri ile ahalisinin hayvani ruhlarını harekete getirir ve bu harekete getirmenin bir sonucu olarak sıcaklık tenlerine yayılır, havası soğuk olan dağlarda ve dağların tepelerinde yaşayanlara nispetle sevinç ve neşeleri fazla olur.”(1) diyerek coğrafik özelliklerin insan yaşamı üzerindeki etkilerini dile getirir. Türkiye’nin büyük çoğunluğu bozkırla kaplıdır. Biz burada Türkiye gerçeğini bir de bu coğrafik gerçeklik açısından okumaya çalışacağız.
Bozkır Nedir?
Bozkır coğrafik bir kavramdır. Karasal iklimin hüküm sürdüğü, aralık ağaçlıkların bulunduğu bitki örtüsünün adı olarak bilinir. Bozkırda yaşayanlar içinde bu yaşam ortamının etkilediği bir düşünce, kültür pratiği vardır. Öncelikle bozkırı tanımak gerekir. Anton Çehov “Bozkır” adlı romanında en iyi tasvirlerde bulunur.
Bozkırda gidersiniz, gidersiniz, yüksekliklerin nerde başlayıp bittiğini anlayamazsınız…
Gittikçe ısınan, sessizleşen hava daha durgun bir hal alıyordu sanki güneşin sıcaklığına dayanamayan doğa, sessizlik içinde donup kalmış gibiydi. Ne ufak bir esinti, ne küçük bir çıtırtı, ne de kıpırdayan bir bulutçuk…
Bozkır biraz daha dayansa, üstün gelmek için biraz daha dirense istediğini elde ederdi. Ne yazık ki görünmeyen bir güç yavaş yavaş rüzgarı bastırdı, havayı dinginleştirdi, toz bulutlarını yatıştırdı, az sonra hiçbir şey olmamış gibi ortalığa bir sessizlik çöktü. Bulut bir yerlere gizlendi, yanık rengi tepeler somurtkanlaştı, hava durgunlaştı. Yalnızca rahatları kaçan kuşlar uzaklarda ağlaşıyor, başlarına gelenlerden dolayı için için sızlanıyorlardı…
Temmuz gecelerinde bıldırcınlar, çalıkuşları ötmez, orman vadilerinde bülbüller şakımaz, türlü çiçekler kalmaz, ama bozkır gene de güzeldir, yaşam doludur. Güneş batar batmaz gündüz ki eziyetler unutulmuş, boğucu sıcağın çektirdikleri bağışlanmış gibi, ince bir sis doğayı kaplar, engin bozkır geniş göğsüyle hafif hafif solur…
Gidersiniz, gidersiniz birden yolun kıyısında keşe benzeyen bir karaltının dimdik ayakta durduğunu görürsünüz. Sakın yol kesen bir haydut olmasın bu? Siz ilerledikçe karaltı da yaklaşır büyür, arabanızla aynı hizaya gelir; o zaman haydut sandığınız şeyin yol kıyısında dikilen bir çalı ya da kaya parçası olduğunu anlarsınız. Böyle kımıltısız, birilerini gözleyen karaltılar tepelerde durular, tümseklerde saklanırlar, yabani otların arasına gizlenirler; bunların hepsi de insana benzer, kuşku uyandırır…
Bozkırda uçsuz- bucaksız gökten gözlerinizi ayırmadan bakarken, her nedense düşüncelerinizde, duygularınızda yalnız olduğunuz bilinci uyanır. Kendinizi umarsızlık içinde yalnız, en yakınınız saydığınız kimselerden uzak, çok uzak bulursunuz. Koca bir evrende değersiz bir varlık olarak görürsünüz kendinizi. Binlerce yıldır gökyüzünden bakan yıldızlar, insanın kısacık yaşamını umursamayan, bilinmeyenlerle dolu gökyüzü ve karanlık, siz onlarla göz göze gelip anlamlarını çözmeye çalıştıkça suskunluklarıyla içinizi ezerler. İşte o anda mezarda bizleri bekleyen yalnızlık aklınıza gelir; yaşam gerçeği, tüm korkunçluğu, umarsızlığıyla beyninizde çakar…“(2)
Bozkırda sınırlar keskin çizilmemiştir. İnsanın insan, doğa ve gökyüzü ile alışverişini- iletişimi engelleyen bir ortam yoktur. Tanışmak- dokunmak kolaydır. Hissederek yaşar. Ilıman iklimlerdeki gibi göğü bulut, yeri otlar kapatmamıştır.
Bozkırda ulaşmak için ormandaki gibi sınırlanmış, belirlenmiş bir yol yoktur. Ulaşmak için bir çok yollar vardır. Bazı yerlerde keskinleşse de bir çok yerde bozkır insanın önüne hayatı serer.
Hep aynı ses, aynı renk, aynı şekil, aynı hat!…
Topraktan ve güneşten gelen sonsuz saltanat!…
Bozkır sükun, bozkır ruh, bozkır bir derviş gibi!
Kendi kendinden geçmiş, Allah’ı görmüş gibi!
“(3)
Bozkır sade, yalın haliyle her şeyi apaçıktır. Gizli planları, art niyetleri yoktur. İyilikte, kötülükte aşikardır. Düşman gelişiyle kendini belli eder. Pusu kursa bile ortadadır. Medeniyetlerin ve dinlerin tohumları ya bozkırda yada bozkırın daha açık hali olan çöllerde atılmıştır.
“Ilıman kuşakların durgun hayat tarzı, bitki ve çiçekleri yerine alabildiğine uzanan bozkırların enginliği; mavi gök altındaki bütün toprakları yaşanacak bir yurt olarak gören geniş bir anlayış; uzun mesafeleri katedebilecek en uygun varlık olarak at; bozkırda yaşayan serazat hayvanlar ve sürüler; onlarla iç içe geçen ve yarım saat içinde sökülüp günlerce süren yolculuklardan sonra çok uzak bir yerde yeniden yarım saat içinde kurulabilen çadırlarda yaşanan hayat tarzı Türk dilinin başlangıcına damgasını vurmuştur.”(4)
Bozkırın Çocukları Nerede?
Türklerin kurdukları tüm devletler gibi son üç devlet ( Selçuklu- Osmanlı- Türkiye Cumhuriyeti) bozkırda kuruldu. Her ne kadar son dönemde İstanbul merkez, bozkır çevre olduysa da İstanbul\’u besleyen Bozkırın çocukları tarih boyunca merkezi güçlere enerji kaynağı oldular. Anadolu\’nun her köşesinde düşünce öbeklerinde yeni fikir filizleri yeşeriyordu. Yeni, taze, bozulmamış beyinleri ile şehirlerin veya ormanların arasında yönünü şaşırmış nice insanlara yol gösterdiler. Gah asker oldular orduların ön önünde, gah devlet yönetiminde söz sahibi olup yönettiler. Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Urfa, Malatya, Konya, Van, Kayseri ve daha nice illerde ilçelerde sadece sayısal çoğunluk olarak ifade etmediler. Her ildeki sivil ve resmi okullarda yetişen nesil devleti ayakta tutan ve dönüştüren güce dönüşüyordu.
Sadece Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığımızda hakim ideolojik akımları besleyen ve büyütenlerin Bozkırın çocukları olduğunu görürüz. Kurtuluş savaşı bozkırdan başlatıldı. Hem liderlik hem düşünsel üretkenlik bakımından hep var oldular. Şehirlilerin ayak oyunlarına kanıp kardeşkanı dökenlerde kendileriydi. İnandığı yoldan geri dönmeyi ar sayması onu bazen yanlışlarından dönme erdemliliğinin önüne geçti. Safiyeti bu kez aleyhine birçok planların, oyunların oynanmasına yol açacaktı.
Bozkırın çocuklarını en iyi ifade eden yine burada yetişen bitki örtüsüdür. Çünkü bozkırda en çok göze çarpan ortada tek başına duran ağaçtır. Bu ağaç yıllara meydan okuyarak ayakta kalmış ve bozkırın sıcağında bunalan yolculara gölge, yolunu kaybedenlere yön, saldırılardan kaçanlara sığınaktır. Tek başına her şeyi barındırır. Bozkırın çocukları çoğunlukla işte bu ağaç gibidir. Hayatın hangi yerinde ve nasıl olursa olsun varlığı çok şey ifade eder.
İstanbul’dan çıkıp Anadolu bozkırına açıldığınızda Bozkırın Çocukları’nın kalmadığını göreceksiniz. Köyler, ilçeler git gide nüfus kaybediyor. Sadece nüfusu değil inanışını ve var oluş dinamiklerini de yitiriyor. Bir çok köy şimdiden harabe görünümündedir. Bozkırda sizi karşılayan örümcek tutmağa başlayan kapılar ardında uzaklardan bir haber bekleyen bir çift gözden başkasını bulamazsınız. Artık bozkır kendi ideallerini yitirmiştir. Kendisine verilenle yetinmeyi çoktan öğrenmiştir. Talepkar, isyankar, arayış içinde değildir. “Biz bozkır çocukları hâlâ, köyde yediğimiz un helvasını mukaddes Selvâ, ve çocukluk yıllarında içtiğimiz pekmez şerbetini, Bezm-i Elest’te içilen şerbet sanarak onun hazzıyla sarhoş dolaşırız. Büyük şehirler, bizim için girdapları, anaforları, ve dev dalgalarıyla fırtınalı bir deniz gibidir ve bizim bu denize açılacak donanımımız yok. Şehir deyince, aldatmacalar, üçkâğıtlar ve cümle cıvıklıklar gelir aklımıza. Bir Gayyâ Kuyusu’dur bizim için şehir. Onun için de hep reaksiyoneriz.“(5)
Bozkırın Çocukları Modern çağın refah çağrısına ve yeni bir gelecek kurmak için şehirlerin çağrısına uydular. Üniversitelerde ideallerin yaşam imkanı bulması, yeni bir dünya inşa etmek için çırpındılar. Onlar bozkırı terk edip asgari ücret köleliği ile refah hayatı yaşamak için şehirlere önce ürkek yaklaştılar. Hemen merkeze yerleşmediler. Gecekondularda oturup şehri tanımaya çalıştılar. Şehirde var olmak için oyunları, düzenbazlıkları, ihanet oyunlarını öğrendiler. Öğrendiklerinde hayatlarını kaybetmişlerdi zaten. Zengin olup sınıf atlar gibi görünenler modernlik ile gelenek arasında sıkışıp kaldılar. Taklitçilik kimliksizliği doğurdu. Aidiyet kaynakları değişti. Gittikleri yerlerde onlar köylü olarak nitelendirilip ikinci sınıf insan muamelesi gördüler. Sosyolojik olarak köylülük gelişmenin ilerlemenin önündeki en büyük engellerdendi. Düzeltilmesi, tedavi edilmesi gereken unsurlardandır artık. Halbuki Türkiye’nin 200 yıllık ne olacağı ve ne olması gerektiği konusundaki cevapları bozkır haykırıp duruyordu. Ama bu ses şehirlerin sakinleri tarafından dikkate alınmadı. Şimdi çözümsüzlük ve yorgunluk içinde bozkırda dünya kuran Mevlana’ya, Hacı Bektaş Veli’ye, Yunus Emre’ye koşuyoruz. Yadırgadığımız, küçümsediğimiz fikirlere, inanışlara henüz tam anlamıyla olmasa da yüzümüzü dönüyoruz. Şehirler askeri ve siyasi merkezler oldular. Hiçbir zaman inanışların, ruhun, dinamiklerin kurucusu olamadılar.
Bozkırın ortasında yapayalnız kalmış, terkedilmiş bir halde kaderlerini değiştirecek bir eylem, bir çağrı beklemektedirler. Önceleri sistemlere, devletlere, imparatorluklara çağrı yapanlar, şimdilerde kendileri bekleyişe girmiş durumdadırlar. Aslında onları tarih sahnesindeki var oluşuna götürecek gücün yine kendilerinde olduğuna dair farkındalıklarının bilincine varmaları gerekiyor. Bozkır yüzeysel baktığınızda bir şey göremezsiniz belki ama o her şeyi derinliklerinde saklar. Gizli kalmış hazine gibi o birikimi, gücü ortaya çıkarmak gerekiyor.
Sonuç:
“Bozkır yalnızlığının bilincinde gibidir, sanki zenginliği, ilham gücü kimsenin işine yaramadığı, kimse şarkılarda bu niteliklerini yüceltmediği için kendini boş yere harcandığına inanmaktadır. Böceklerin canlı curcunası arasında onun özlemle yanan umutsuz çağrısını işitirsiniz; “bir ozan, ne olur bir ozan!” diye seslenir gibidir…”(6)
Artık Bozkır’ın çığlığını seslendiren ozanlarımız kalmadı. Bozkırın çağrısına artık kulaklar tıkanmıştır. Kimse oradan gelen çığlığı duymak istememektedir. Bozkırın gücü tarih boyunca bu milleti ayakta tutmuştur. Bu güç yitirilirse varlığımızın tehlikeye gireceği aşikardır.
Kaynakça:
1- Mukaddime- İbn HALDUN
2- Bozkır- Anton ÇEHOV
3- Bozkır – Osman Yüksel SERDENGEÇTİ
4- Yirmi Birinci Yüzyıla Girerken Millî Kimlik Oluşturmada Dilin Önemi / Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
5- http://www.blogcu.com/gulbang / Ali AKBAŞ
6- Bozkır- Anton ÇEHOV

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s