FERT- TOPLUM VE DEVLET KARŞISINDA TARİKAT VE CEMAAT

tarikat-cemaatk- Tarikatlar- Cemaatler insan yetiştirir. Bunları halkın- hakkın- kamunun emrine vermelidir. Kamuda yer alan kişilerin kendi cemaat- tarikatlarına taraf tutmasını, diğerlerine yapılmayan destekleri yapmasını, kadrolaşma yoluyla yönetilmesinin önü kapanmalıdır.

Cemaatler- Tarikatlar, Hakkın- Halkın- Kamunun emrine verdiği üyelerinden bu tarz şeyler istememelidir. Hatta istemek bir yana haksızlık yaptığında uyarmalıdır. Ama yaşadığımız pratik bunu göstermekten uzaktır. Umudumuz elbette diridir. Ama devlet yönetimindekiler başta olmak üzere herkes sorumluluğu üzerine almalıdır.

Eğer halk, bunların öncekilerinden farkı yoktur derse- diyorsa herkesin düşünmesi gerekir. Herkes, bulunduğu yerden- evden- yapıdan- örgütten- cemaatten- tarikattan- partiden başlasın. Bu işler başkası önce değişsin diyerek rol verme oyunu olmamalıdır.

Eğer Cumhurbaşkanı veya hükümet bazı cemaat- tarikatların varlıklarına-kadrolaşmalarına- kamu ihalelerini yandaşlarına vermelerine, halkın olan makamları işgal etmelerine göz yumuyorsa bu adil değildir.

Türkiye devlet- cemaat- tarikat- stk ilişkisini demokratik zeminde inşa etmelidir. Oligarşik zemine müsaade etmemelidir.

 

k- Yeni Türkiye; Türkiye(Tarikatlar) Cumhuriyeti(Cemaatler) Devleti olmamalıdır.

Tarikatlar ve Cemaatler; Ekonomik- Düşünce- Hikmet- Ahlak- Muhalefet alanında denemelerini yaptılar.

Şimdi; siyasal alanla deneniyorlar. Örneğin; bir bakan -bir cemaatten, tarikattan ise,
bakıyorsunuz adam, bütün imkânları- ihaleleri- kadroları o cemaat- tarikat için seferber ediyor.

Bunu; Belediye Başkanı- Müdür- Başkan- Müşavir hangi kademede olursa olsun
süreç bunun üzerinden devam ediyor.

Kamu adı üzerinde, Halkın- Allah’ın malıdır.
Bir kesime- gruba- yapıya- güce endekslenemez. Siyasal alan ile bu denli ilişkiye geçenler güçlenince(Fethullah Gülen Cemaati gibi) kendilerini devlet olarak kabul etmeye başladı.

Devlet adına kararlar almaya kadar gidiyor. O zaman yetkilerini devretmek istemeyen Devlet, bunu tehdit olarak kabul edip mücadeleye başlıyor. Bugün o sakin görünen, cemaatlere- tarikatlara bakmayın, güçlensinler, Fethullah Gülen Cemaati gibi saldırıya- kumpasa geçeceklerdir.

Yeni Türkiye; bu tür kumpasa mahal verecek algı ve pratiklerden kendisini uzak tutmalıdır.

 

k- Türkiye İçin Asıl Tehlike; IŞD değil Tarikatlar…

Türkiye’deki Tarikatların büyük çoğunluğunda,
Şeyh tapınması,
Lider kültü,
Holdingleşme,
Mülk hırsızlıkları,
Bilinç hırsızlıkları,
Tefekkürsüzleşme,
İmansızlaşma,
Diğerlerini tekfir etme,
İslam adına İslam’a muhalefet,
Yolsuzluklar,
Allah ve peygamber adına yalanlar,
Hile ve fitneler,
Kamusal alanda emek sömürüsü,
Özel alanda emek hırsızlığı,
İllüzyon ve Manipülasyon,
Özgürlük ve Adalet düşmanlığı
almış başını gidiyor.

Örgütlü bu yapılar, dinin insanları şuurlandırması- imanlarını tazelemesi, yenilemesi- değerlenmesine katkı sunmuyorlar. İnsanın adalet ve özgürlük arayışına zıddı istikamette mücadele ediyorlar.

 

k- Tarikatlar sosyal- siyasal- kültürel realitemiz… Ama bu realite başka realiteleri örtmüyor. İçinde yaşadığımız toplumda varlar. Bu yapıların içi veya dışı, örtülüsü- açığı kalmadı. Her şey açıkta, biliniyor. Bu tanıklıklar ışığında tarikatların örgütlü güç olarak din algısı ve hayatı üzerinde çok büyük rol oynuyorlar.

İç değerlendirme- eleştiri- özeleştiri- akıl- tefekkürün hiç uğramadığı bu mekânlarda ve insan ortamlarında hakikat payına bir şey çıkmaz. Çıkan şeyler, ne modernizmi geriletebilir, ne de bu işgalleri sonlandırabilir, ne de bu ülke için model üretebilir. Hayattan- zamandan- hakikatten bağı kopmuş insanlar yetiştirir.

IŞD bedenleri, Tarikatlar şu haliyle ruhları öldürüyor. Beden ile ruh arasında fark yoktur. IŞD insanların mallarını yağmalıyor. Tarikatlar şeyhin şefaati diyerek insanların elinde ne var ne yok almaya çalışıyorlar. IŞD, insanları gerici bir fıkha, Allah adına akıldan- şuurdan uzak bir teslimiyete çağırıyor. Tarikatlarda insanları şeyhin önünde bir meyyit misali tesmimiyete çağırıyor. IŞD, insanları uyuşturuyor, Tarikatlar da insanların din ile afyonlaştırıyor.

 

k- Tarikatlarda yönetim babadan oğula geçmiyorsa, ya damada geçiyor, ya amcasına geçiyor. Bu şekilde geçmeyen bir tarikat gösterebilir misiniz? Ki bu sadece yönetim alanındadır. Diğer yönleri gelenek ve menfaatleri olan kişilerce başka yönlere kaydırılmaktadır.

Tarikat liderleri olan Şeyhler; yönetim olarak saltanatçı- babadan oğula geçen yönetim, Mülkiyetçi- mal ve makam çoğaltan, insanlarla ilişkileri Peygamberlerin insanlarla eşitlenmeye çalışan tavrından çok ilahlaşmaya meyilli, dini düşünceye katkısı olmayan, Kur’an’ı merkez kitap olarak yararlanmayan düşünce çizgisi üzerinde olduklarından yüzleşmek- anlamak gerekiyor. Söyledikleri tartışmasız kabul edilen- ettiren kimselerden uzaklaşmak lazım. Orada hikmet bulunmaz, asabiyet barınır.

İman etmek- inanmak ile inandırılmak farklı şeyler. İnsanların her iman ettiği şey; fıtrat- marifet- akıl- kalp örgüsüyle oluşmamaktadır. İnsanların çoğu iman ettim dediği şeylerin çoğu ya Allah adına Allah dışı şeylere tapmak(tapınaklar- dergahlar- şeyhler- din adamları- liderler) ya şeytanileşenlerin inandırdığı şeylere tapmakla, ya da nefsinin- hırslarının- çıkarlarının- korkularının emrettiği şeylere tapmakla ömür geçirir.

Müslümanlar, bu noktada bugün Allah’a en çok şirk koşan insanlardan oluşmaktadır.

 

k- IŞD; müslüman toplulukların zihnini absorbe ederek, yaşanan çatışma zemini kullanarak Müslümanların elinden ve dilinden zarar gördüğü yapılanmadır. Tarikatlar ise sessiz- masum gibi görünüyorlar ama inanç biçimleri- yönetim biçimleri- ahlaki tutumları- yapılanmaları- eğitim metodları insanları müslümanlaştırmaktan- özgürleşmekten uzaklaştırmaktadır

Her biri tanımlanabilir- açıklanabilir- anlaşılabilir. Bunun için bakacağımız yer uzak değil. Degahlarına- bireysel yaşamlarına- söylemlerine- mülk ile ilişkilerine- inanç değerlerine- Kur’an- Vahiy- Peygamber tasavvurlarına- diğerlerine karşı yaptıkları tanımlamalara- bilinci- aklı kısırlaştırmayla ilgili binlerce örneklik var. Eğer tanımıyorsanız, sohbetlerini dinleyin, okudukları kitapları inceleyin, sohbetlerini izleyin, siyasal tutumlarını sorgulayın, içlerine girin, köylerine-dergahlarına- evlerine gidin.

Devlet, yüzyıllık bir karşılaşmayı engelledi. Devletin tutumları; İnsanları din adına bu tür yapılara gitmeye zorladı. Bunların şeffaflaşmalarını önledi. Bu sözler, bugün daha anlamlı. Bu yüzleşmeyi yapmak zorundayız. Yoksa Yeni Türkiye, diktatörlükle yönetilen tarikatlarla kurulamaz.

 

k- Türkiye’yi Hangi Cemaate-Tarikata Teslim Etsek…

Nasıl bir yönetim örnekliği ortaya koyarlar acaba?

 

k- Tarikatlar- Cemaatler; Şura- İstişare eksenli olarak demokratikleşmelidir.

“Nefs terbiye okulu” deniliyor ama ne hikmetse tarikatlarda şeyhlerin nefisleri iktidarı- yönetimi- liderliği en ehil olma adına yine çocuklarına- eniştelerine- akrabasına veriyor. Var mı yazınız, kendisinden sonra şeyhliğin akrabası- eniştesi- damadı ve çocuğu olmayan bir silsile… Bazı tarikat ehilleri köken bulmak için farklı zincirler oluşturuyorlar. Onlarda bağımsızlığını ilan edip yer edinmeye çalışanlar…

Kendi içinde demokratikleşmeyenler, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sunamazlar.

Bu Faşist Diktatörlükle yönetilen yapılar, ülkeyi hiçbir yere taşıyamazlar.

Türkiye içinde varoluşsal zorunluluktan dolayı siyaset- ekonomi- kültür- sosyal hayat ile ilişki halindedirler. Siyaset ile ilgilenmiyoruz tarikatların- cemaatlerin en büyük yalanıdır. Tam aksine hepsi de siyasal birer yapıdırlar. Bu konularda görüşleri bulunmakta, savunusunu yapmaktadırlar. Siyaset alanı ile talepleri bulunmaktadır. Etkilemektedirler. Kendi yapıları değişmeden ülkenin değişimi de mümkün değildir.

Faşizm demek silahlı olmakla eşdeğer değildir. Kişi ırkçılığı, bunu dayatma, itaate zorlama, diğerlerini yok sayma, otorite kültü oluşturma, düşünsel baskı kurmaktır, faşizm.

Demokratik tecrübe sadece batı medeniyetinin değildir. Bu insanlığın geliştirdiği tecrübedir. Bunu daha iyi geliştirmek ve Batı’nın alet ettiği açmazlara maruz bırakmadan ilerletmektir.

Çoğu kez bazı insanlar mantığının almadığı şeyleri mantıksız olarak nitelemekte beis görmezler.

 

k- Papa- Şeyh- Ayetullah- Papaz- Hocaefendi- Haham- Hoca- Rahip…

Aralarında hiçbir fark yok…

Din; adına din adamları denilen sömürücülerin- istismarcıların- siyasete ve paraya kukla olanların- Tapınak bekçisi olanların elinden çıkmadıkça din insanlar için adalet, özgürlük ve kurtuluş olamaz.

 

 

k- Eğitim hayatın içidir. Tekke- dergaha kapanıp bir kişinin toplumsal iktidar egolarını tatmin etmek değildir. Şu anda en büyük tarikatlardan birinin yaptığı gibi soğan- patates tarlasında çalıştırıp çorba içirip sonra da günah çıkartarak- afeederek memleketine göndermek değildir.

Şeyhe sevgi ve bağlılık adına seramoniler, ritüeller, zikirler, rabıtalar, günah bağışlama elçisi görevleri, cennnete götürme görevleri İslam’ın ibadet süreçleriyle alakası yoktur.

 

k- Tarikatlar ve dergahlar; budizm tapınakları, kilise ve sinagogun harmanlamasından oluşmuştur.

Peygamberimizin- İslam’ın mescidleri- camileri vardır. Buralarda istediklerini yapamayanlar gidip dergah adıyla merkezler açıp kendilerine göre dini yorumladılar. Peygamberin mescid hayatı ile şehylerin dergah hayatı farklıdır.

Camide İmam demek ehliyetli olanın öne çıkarılmasıdır. Mescidte insanlar içlerinden birini seçerler.  Dergahtaki gibi babadan oğula kalıtsal yolla geçen ehliyet değildir. Dergahta insanlar seçmez, zaten Allah tarafından seçildiği iddia edilen ve her daim yöneten biri vardır.

 

k- Tarikatlar ve Alevilik; İslam tarihinin dejenere olmuş yüzleridir. Aslına ait olduğunu iddia eden, ama aslının ruhuna- aklına uygun hareket etmeyen hareketlerdir. Aleviler, cemevine; tarikatlar dergâha geçerek mescidi terk etmişlerdir. Dergah ve Cemevi’nde kendilerinin yorumu olan yeni ibadet ritüelleri oluşturmuşlardır. Birinde Dede’yi, diğerinde Şeyh’i merkez alarak anlayış ve yaklaşımlarını farklı anlayışlarla bütünleştirmişlerdir.

 

k- Bu Müslümanlar mı Yerli ve Yabancı Emperyalizmi geriletecekler?

Sohbetlerinde ve derslerinde Risaleler dışında eser okumayanlar mı?

Gülen merkezli algı ve anlayışı ile İslam’ın batı merkezli beklenti üzerine inşa edip dinin ruhunu öldürenler mi?

Sarık- cüppe- tesbih ile din inşa etmeye çalışan, bugün ve yarına söylenecek bir sözü olmayanlar mı?

Kur’an’ı sadece Arapçasını okutmayı ve anlamını ise sadece belli bir zümreye has kılanlar mı?

Köy dergahına milleti yığıp, çorba içirip sonrasında patates tarlasında çalıştırıp, günah çıkartma seansları düzenleyip, rabıta ile ruh köleliği oluşturanlar mı?

İlmi meclisler oluşturuyorum deyip ilmi sadece medreseler içinde tekrarlamaktan öteye gidemeyenler mi?

Kur’an mealini ve tefsirini yaparak, bunun toplumsal- siyasal- ekonomik- kültürel pratiğinden uzak duranlar mı?

Siyasal alanın içinde yoğrulmaktan, bu alanın kısırlaştırıcı algısını aşamayanlar mı?

Geçmişiyle hesaplaşmaktan korkan ve tevbe etmekten imtina edip kibirlenenler mi?

Emperyalizm karşısında tutunamayan, ardından onun araç ve yöntemlerini kullananlar emperyalizmi geriletemezler. Aksine Emperyalizmin büyümesine yardımcı olurlar.

Bu akıl, bu bilgilenme, bu tavır, bu şuur, bu pratik ile yenemezler.

Bütün bu eksikleri kuşatacak yeni bir hareket ve yeni bir kuşak ile ancak mümkün olacaktır. İman; tavırla, çabayla, arınmayla, yenilenmeyle, ekonomi-siyasal-kültürel pratikler ile olur.

İslamcılar, söylem ve pratiklerini yenileme fırsatı olan bir çizgi. Onlar da yeni bir mücadelenin derdinde değiller.

Bir kuşak en fazla 40 yıllıktır. Kırk yıllık hareketler kendilerini feshetmelidirler.

Kırk yıldan sonra o hareketlerde bu sürecin kazanımlarının rantını yiyorlar.

Yeni insan, yeni kuşak, yeni bir mücadele oluşturamazlar.

Türkiye bir cemaatler ve tarikatlar mezarlığıdır.

İmanı yenilenmiş bir hareket- topluluk- yapı lazım. Atalar dinine iman ederek putperestlik yapmaktan başka bir şey çıkmaz.

Son dinamik olan hareket; fethullah gülen cemaati idi. O da emekleri götürüp emperyalizme peşkeş çekti.

Diğer tarikatlar ölü bildiğin ölü. Cenazeleri kaldırılmadığı için ceset kokusu geliyor. Adamlar bu kokuya da misku amber diyorlar.

 

k- İslam’ın Tasavvuf yorumu olarak geçmişte ve günümüzde bazı tarikatlar ve çevreler tarafından ortaya konulan temsiliyetten bağımsız düşünemeyiz. Bu temsiliyete baktığımızda da yer yer İslam’ın ruhuna- aklına- pratiğine muhalif olan birçok yönünün de olduğunu görmekteyiz. Tasavvuf, peygamber- sahabe müslümanlık teori ve pratiğinin ta kendisi değildir. Sadece bir tezdir. Eleştirilmesi, düzeltilmesi, ıslah edilmesi, arındırılması gereken bir tez…

Yukarda sayılan tüm yorumların sahibi esas gerçekliğin kendileri olduğunu iddia etmektedirler. Lakin iddia sahibi olurken aynı zamanda eksik- yalan- yanlış- hata payını her daim bırakmak gerekir. İslam bir damardır. Bu damarı bireyler temsil eder. Bireylerin bunu toplumsal ve kurumsal olarak ifade çabalarında her daim karışımlar olmuştur. İnsanlar içinde ilahi açık bir müdahalenin canlı timsali olan Peygamberler birer nefis sahibi olarak düzeltmeye- tashihe ve uyarıya maruz kaldılar. Bizler insanlar olarak nefis sahibiyiz. İktidar- mülkiyet- hegamonya- çıkar- korku- sevgi- asabiyet ve cehalet bizleri her an yanlışa götürmektedir. Yukarıda yapılan yorumların hepsi bu yanlışları barındırmaktadır. Bizlere düşen ezeli ve ebedi hakikati bu karanlık- cehalet- şirk içinden bulabilmektir- yaşatmaktır.

Burada toptancı bir zihniyetle ne kabul ne de red içinde olamayız. Her daim sözlerimizin- tavırlarımızın kirlenmesi ihtimali mevcuttur. Bu kirlenme zaman içinde eleştirel- nasihat merkezli yaklaşılmadığı zaman yanlışlar kutsallık derecesinde kabul görebiliyor. Kişi ve kurumları tek tek ele alınacak yer değil burası. Ancak yaklaşımda ölçümüzü doğru koyarsak hakikati görebilmek kolaylaşacaktır.

Tasavvuf bir yorumdur. Tanımdır. Bütün değildir. Tarih içinde siyasal- sosyal- ekonomik dönüşümlerden nasibini almıştır. Tarikatlar bünyesinde kurumsallaşmıştır bu yorum. Özellikle de tarikatlarla özdeşlik oluşturduktan sonra daha büyük sapmalara uğratıldı.

Bütünlüğü yakalamak ise ancak vahyin rehberliğinde, vicdanın sesine kulak vererek, peygamberlerin izini takip ederek ve akıl- muhakeme- idrak ile gerçeği yakalamak olmalıdır.

Kendimizden başlayarak Adem’in tavrında olduğu gibi “kendi nefsime zulmettim” diyebilmektir. Bu diyebilirsek diğer zulümlerin önünü de almış olacağız.

Tasavvuf islamın bir yönünü temsil etme çabasındadır. Ki bu da zaman içinde istismar edilmiş, saptırılmış, kirletilmiştir. Kurumlar nezdinde bakıldığında olay daha vahim boyutlardadır.

 

k- Cemaatler ve Tarikatlar’ın Devlet İle Olan İlişkileri… Günlerdir FETÖ’nün’nin Devlet ve Halk ile olan ilişkilerinde oluşan krizleri görüyoruz. Tarikatlar ve Cemaatler kadim tarihin değişmeyen yapıları olarak vardır ve var olmaya devam edeceklerdir.

Var olan bu kurumları örgütlülüğünden ve gücünden kaynaklanan potansiyeli ile devlet ile herhalükarda ilişkilenecektir. Bu ilişkinin bir çok çeşitleri vardır:

1- Devletin emrinde olmak ve onun kendisini, kendisinin onu kullanmasına izin vermesi.

2- Devletin tamamen dışında olmak.

3- Potansiyel üreterek, devletin değerler- erdemler- hukuk ölçeğinde hareket etmesini sağlamak,

4- Devletin ana işleyişini sağlayan kurumları ele geçirerek, siyaseti de arkadan yöneterek devam etmek.

5- Devletin- toplumun ihtiyaç duyduğu ve kriz yaşadığı alanlara yönelik projeler üreterek katkıda bulunmak.

6- Devlet- siyaset ile ilişkilenmeden sadece sosyal- ekonomik- kültürel yapı olarak kalmak.

Tarikat ve cemaatlerin yapacakları tercih herkesi derinden etkileyecektir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s